Tasavvuf un Esaslari -3

Tasavvuf un Esaslari -3

   
Mürid, mürşidin önünde bulunmaz...
 
Ekleyen : Abullah KAÇAN
Okuma Sayısı : 1344

 

51. BÖLÜM

MÜRİD-MÜRŞİD MÜNASEBETLERİ

Mürid, mürşidin önünde bulunmaz. Ondan önce işe ve söze başlamaz. Şeyh konuşurken ses tonuna dikkat eder.

Mürid gerek malında, gerek şahsında şahsi tercihte bulunmaz.

halinde ve hareketlerinde açıklanması gereken bir şey hisseden mürid, bunu şeyhinden sorarak çözümler.

Mürşid, müridin problemlerinin halline çalışır ve onları giderir.

Rasulullah (sav) için Cibril (as) bir vahy emini olduğu gibi, mürşid de mürid için ilham eminidir.

Mürşid konuşurken, şaibeli, parlak, nefse hoş gelen söz ve davranışlardan uzaktır.

Mürid, şeyhinin makamından daha üstün bir makam aramaz.

Şeyh için arzu edilen şey, müride daha yüksek dereceler kazandırır. Tam teslimiyetle mürid gıyabi huzur edebine nail olur.

Yüksek sesle konuşmak vakarın gitmesine sebeptir. Kalbde hürmet ve vakar olduğu zaman dil, ma la ya’niyyat ve garabetten kurtulur.

Şeyhe (büyüğe) temsil ettiği makam muktezasıyla hitab edilir.

Yabancılık nisbetinde zahire alaka artar. Şeyh yeni gelenlere önceki müridlere nisbeten daha fazla alaka gösterebilir.

Ebu Mansur el-Mağribi:

Şeyhe hizmet, ihvan ve akranla da arkadaşlık edilir.

Şeyhde görülen beğenilmedik hareket, şeyhin ilim ve hikmet yönüyle bir mazeretinin bulunduğunu bilmesi ve ona teslim olması, müridin edebindendir.

Şeyhin yanında nafile namaza durmamak da adabdandır.

Kendine gelen tecelli, mesbibe, keramet gibi şeyleri şeyhinden gizlemeli.

Kendi terbiye ve eğitimine layık olduğuna inanmadığı şeyhin sohbetine girmemesi edebdendir.

Karşılıklı sevgi ve ülfet hal ve feyz in’ikasına en büyük vesiledir.

Rüya ve halleri şeyhinden habersiz tek başına yorumlamamalı.

Her türlü hacetini arzetmek için acele etmemesi şeyhin hazır hale gelmesini beklemesi adabdandır.

Huzura varırken hususi görüşmelerde şeyhe hediye (sadaka) takdim edilir.

 

52. BÖLÜM

ŞEYHİN RİAYET EDECEĞİ ADAB

1-Sufiler arasından sivrilip, ortaya atılmamak, insanları celb için lütuf, merhamet, güzel konuşma gösterisinde bulunmamak.

Kalbini Hakk’a nazır tutmaksızın, O’ndan (cc) yardım istememeksizin müridlere tek bir kelime etmez. Dili kalbe, kalbi Allah’a bağlar.

Ebu’n-Necib es-Sühreverdi: Dervişler, sözü ve sohbeti algılamaya hazır bulunmadığı sürece onlarla konuşmaz.

Müridin değişen halini görüp ona göre hareket eder. Umuma karşı konuşurken konuları genel boyutlarıyla ele alır.

2-Halkla beraber bulunduktan sonra kendini tefekkür zikir ve ibadete vereceği bir halvethanesi olmalı. Celveti halvetin himayesine alır.

Fetret devrinde (beş vakit) halkı irşadı ile faydalandıran şeyh, fazilet kazanır.

3-Kendinden irşad isteyenlere güzel davranması, hürmet ve saygıya layık şeylere karşı görevini yaparak mütevazi davranması.

‘İlk defa gelmiş müride, rıfk ve mülayemetle davran, ilimle değil’.

4-Müridleri sever, hastalık ve sıhhat halinde haklarını yerine getirir.

‘Onların irade ve sadakatlerine güvenerek onları asla terketmez’.

5-nefis terbiyesinde müride yardımcı olmak, sadakatlerine güven nisbetinde ruhsat sınırlarına kadar yapılanlara müsaade eder.

6-Müridlerinden kendisine gelecek, herhangi bir menfaat ya da hizmete müridin lehine olacağına inandığı müstesna, tenezzül etmez.

7-Müridden sadır olacak kusuru şahsını hedef alarak söylemez. Umuma konuşur, ‘Kızım sana söylüyorum; gelinim sen anla’ kabilinden.

8-Müridin keşf ve varidat gibi şeylerini korur, onu başkalarına anlatmaz. Müridin hal ve keşfini küçümsemez. Bunlara takılıp kalınmayacağını da izah eder.

53. BÖLÜM

SOHBET VE TESİRLERİ

Cinsiyet ve birtakım asgari müşterekler sohbete sebeptir. Sohbete yakınlık duyan kişi, muhatabı Şeriat terazisine vurmalıdır.

Sadık ve samimi bir mürid, fasidlerle birarada bulunmaktan çok, salih ve iyi kimselerle bulunmakla bozulur.

Süleyman el-Havvas’a İbrahim b. Edhem gelir. Onu karşılamayacak mısın? denildiğinde ‘İbrahim b. Edhem’i karşılamaktansa, yırtıcı arslanlarla karşılaşmayı tercih ederim. Çünkü ben onu gördüğümde ona karşı en güzel sözleri söylerim. Nefsimin en güzel hallerini ona arzederim. Bu ise fitnenin ta kendisidir’. der.

Halvette toplumdan maddi bir ayrılış, uzlette ise manevi ve şuuri bir ayrılış vardır. Halvet asıl ve daimi, ihtilat ise geçici ve arızidir.

Ehli ile sohbet batıni gözleri açar, eşyanın hakikatına erdirir.

Arkadaşının işini önemseme samimi dostluğu gösterir.

Kaynaşan ve kaynaşılan insan Allah’a sevimli ve yakındır.

Uzleti tercih ülfet etme ve edilme özelliğini gidermez.

Bizim anlattığımız dostluk hemcinse karşı duyulan temayülden gelen ülfet ve ünsiyet değil, Allah için Allah’la ve Allah’dan olanıdır.

Allah için sevenler imanın tadına ererler.

Allah’la sohbet edenlerle sohbet insanı, sohbet-i ilahi’ye götürür.

54. BÖLÜM

SOHBET VE KARDEŞLİĞİN SORUMLULUKLARI

Takva ve hayırda yardımlaşmana

Arkadaşına af dileme, dua etme, birliktelik için bereket niyazı.

Allah için birbirini sevenler ve O’nun (cc) için ayrılanlar Arş-ı Ala’da gölgelenecekler.

‘Biri, diğerini dünyevi menfaat sebebiyle terk eden, Allah yolunda kardeş olamaz’. (Cüneyd el-Bağdadi)

Kardeş incitilmez, aşırı şaka yapılmaz, yerine getirilemeyecek söz verilmez.

Bir ayrılık vuku bulsa da arkadaşı iyilikle anmak.

Mümkün oldukça hüsn-ü zan etmek.

Sadır olacak nefi bir harekete doğrudan kınamada bulunmaz, yanlışı gidermede en iyi yolu tercih eder.

Kişi, dostunun dini üzeredir.

55. BÖLÜM

SOHBET VE KARDEŞLİĞİN ADABI

1-Kardeşinin hatasını görmezlikten gelmek.

Nasihat uluorta herkesin ortasında yapılmaz.

2-Kardeşlerine hizmet etmek, sıkıntılarına katlanmak.

3-Elindeki mal ve mülkü kendine ait görmemek.

4-Fazilet ve üstünlüğünü bildiği kişiye değer vermek.

5-Gereksiz dünya işleriyle fazla ilgilenen kimselerin sohbetinden uzak durmak.

6-Kardeşinin işine, kendi işinden daha çok önem vermek.

7-Yumuşak muamele etmek.

8-Söylediklerini, dikkatlice söylemek

9-Kardeşliğin devamı için bütün gücünü kullanmak.

10-Küçüklere şefkat ve sevgi ile muamele etmek.

11-Bir yere çağırıldığında, ‘Nereye?’, ‘Niçin?’ gibi sorular sormamak.

12-Kardeşlerine yük olmama.

13-Açık ve samimi davranmak, mudarat etmek, müdahane etmemek.

14-Beraberlikte inkıbaz ve inbisat arası orta yolu tercih etmek.

15-Ayıp ve kusurlarını örtmek.

16-Kardeşinin ayıpları için istiğfarda bulunmak.

17-Kardeşlerini kendisiyle mudarat etmeye mecbur bırakmamak.

*Bütün kötülükler nefisten, onun tezkiye edilmeyişinden kaynaklanır.

56. BÖLÜM

KENDİLERİNİ TANIMA KONUSUNDA SUFİLERİN GÖRÜŞLERİ

Akıl ve nakil sahipleri ruh konusunda ihtilafa düştükleri kadar hiç bir konuda ihtilaf etmediler.

Sadıkların bu konudaki konuşmalarını Allah'ın(cc) Kelamı ve ayetlerinin tevili olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Ruh konusunda konuşulanların bir kısmı ruhun Kıdemine, diğer bir kısmı da hududuna kildir.

Akıl, ruhla bir varlık ve kişilik kazanır. Onunla eşya üzerine hüccet getirebilir. Eğer ruh olmasaydı akıl dumura uğrar, hiçbir şeyin leh ve aleyhinde bir delil getiremezdi. Ancak o, yaratıkların en latifi, cevherlerin safi ve parlağıdır. Gayblar onunla sezilebilir. Hakikat ehlinin keşfi onunladır. Ruh bilinmesi güç, hatta imkansız gibi şeyleri bilebilir.

Ruhlara göre dünya ve ahiret arasında fark yoktur.

Ruhlar, berzahta dolaşan, dünya ahvali ve melekleri gören, insanların durumları ile ilgili semada yapılan konuşmaları duyan ruhlar, Arşın altındaki ruhlar, cennetlerde uçan ruhları, dilediği ve gücü yettiği kadar, hayatı boyunca, Allah'a doğru koşan ruhlar vardır.

İnsanlardan biri ölüp de ruhlar alemine gelince tanıdıkları ile konuşur ve haber sorarlar.

Ruh, bedende bir araç, sıfat ve vasıf değil, cevher, zat ve ayndır.

Ruh ilimle gıdalanır.

Ruh, yeşil ve taze çubuğun içinde bulunan su gibi, kesif bedenle iç içe girmiş, latif bir cisimdir. (Cüveyni)

Bazı kelamcılar, ruhun araz olduğu fikrini tercih etmiştir.

Ruhun, bedenden ayrılırken, ondan bütünüyle ayrılması mümkün değildir.

Beden ruhtan ayrılırken ölümü hissettiği gibi, ruh da cesetten ayrılırken ölümü hisseder.

Ulvi ve semavi olan ruh-u insani, emir aleminden, beşeri olan ruh-u hayvani de halk alemindendir.

Aklın yeri dimağ, diyen de, kalp diyen de olmuştur.

Nefsin şekillenmesi, ruh-u insaninin Ruh-u hayvani üzerinde galebesi ve böylece hayvani ruhun diğer hayvanlardaki ruh-u hayvani cinsinden ayrılmasıdır.

Ruh, kendisi ile hayata ve canlılığa kavuşulan güzel bir bahar rüzgarı, nefis, şehvetlerin ve kötülüklerin kendisinden kaynaklandığı sıcak ve kavurucu bir rüzgar.

Kötü fiil ve ahlaklar hüsn-ü riyazetle giderilebilir veya değiştirilebilir.

Aç gözlülük ve ihtirastan tama' ve hırs meydana gelir.

Bir kul, yaratılışında mevcud olan hayvani insiyakları ilim ve adl ile eğitip yönlendirmedikçe insanlık derecesine erişemez

Kalp sekine ile dolduğu zaman nefse itminan verir. Çünkü sekine imanı artıran bir haldir.

Nefis cibilli vasıflardan sıyrıldığı ve tabi hareketlerinden kurtulduğu zaman, itminan makamına yönelmeye başlar.

Nefis tabii halinde, pişmanlık duymaksızın ve kendine kıymaksızın durusa ilim ve marifetin nuru onu etkilemez.

Sufiler, "Sır, müşahede mahalli, kalp, kalp de marifet mahallidir." demişlerdir.

Bir kısmı sırrın, ruhtan aşağıda olduğuna işaret etmiş, diğer bir kısmı da ruhtan daha latif ve üstün olduğu fikrini benimsemiştir.

Akıl, ruhun dili ve tercümanıdır.

Amellere eşit ve aynı olsa da akıllar farklı değer arzeder.

Akıl nazari ilimlerden değildir.

Akıl, ilimlerin hepsi değilse de, zaruri ilimlerden biridir.

Akıl, kendisi ile ilimlerin idrak edilebildiği bir sıfattır.

Aklın nuru, ruhtan feyz alır ilimler de aklın nuru ile öğretilebilir.

Akıl, akl-ı meaş ve akl-ı mead olarak iki kısımdır.

Akla, cehalete mani olduğu için mani, engel anlamında akıl adı verilmiştir.

Basiret aklın içine aldığı bütün ilimleri kuşatır.

Aklı şeriat nuru ile aydınlanan ve basiretle takviye edilen kimse, basiret erbabının ve yalnızca mücerret akla dayanmayan akıl sahiplerinin mükaşefesine mahsus olan ve kainatın batınını ifade eden melekut alemini kavrayabilir.

57. BÖLÜM

KALBE GELEN HAVATIRIN BİLİNMESİ

Meleğin ve şeytanın insanın üzerinde yönlendiren etkisi vardır.

Havatırı tefrike aid arzı ve istek, müridin himmeti. talebi, iradesi ve Cenab-ı Hakk'ın takdir ve ettiği nasib kadardır.

Havatır Allah (cc)'ın kuluna gönderdiği elçilerdir.

Kalp lekelendiği zaman şeytan onu arzu ederek ona doğru yaklaşır.

Kalbin saffeti, zikir ve murakebe ile muhafaza altına alınmıştır. Zikrin kendine ait bir nuru vardır.

Zikrin kapısı takva ile açılır. Kul organlarını ilahi yasaklardan korumadıkça takvaya eremez.

Takva önce yasaklardan, sonra da lüzümsuz meşgalelerden alıkor, hatta nefsin vesveselerinden bile alıkor.

Nefsin söyledikleri genel olarak telakki edilmeli.

Nefsin hak ve hazları ancak üzere iki ihtiyacı vardır.

Nefis, vesvese ile eşyayı gerçeğe ve hakikate aykırı bir şekilde, sahibine ters yüz ederek göstermeye böylece kişiyi eğri tarafa çekmeye çalışır.

İnsanların bir kısmına havatırın yönü konusunda, haz tarafını bırakarak hak tarafını yapması dışında başkası caiz değildir.

Havatır hakkında şüpheye düşen insanlardan bir kısmı da Allah (cc)'tan kendilerine verilen güçlü ilmin tesiriyle, haz tarafına meyleden havatırı ve onun gereğini yapma yoluna gider.

Uruç eden kişi, bu halini muhafaza ederek normal durumuna iner. Fakat hali aynı şekilde devam etmez. İnişi ile birlikte nefsin istek ve ihtiyaçları menziline tekrar girer.

Bütün fiiller, kendilerinden önce bulunan havatırdan doğar.

Yediği içtiği haram olan kimse ilham ile vesveseyi birbirinden ayırdedemez.

Havatır konusunda şüpheye sevkeden sebepler:

1- Yakin zayıflığı

2- Nefsin sıfatlarını tanımadaki ilim azlığı

3- Heva ve hevese uyma

4- Dünya, makam, mevki ve hubb-u cah sevgisi.

Cüneyd:

"Hakk'tan gelen havatırın birincisi diğerinden daha kuvvetlidir."

Allah'ın hatırı bazen meleklerden bazen de nefisten gelir.

58. BÖLÜM

Hal, sabit ve kalıcı değildir.

Bir şey önce "hal" olarak başlar, bilahere makam haline gelir.

"Muhasebe hali"nefsin vatanı, yerleşme yeri ve makamı haline gelir. Bunun devamlı hale gelmesi ve muhasebenin kulda yerleşik duruma yükselmesi halinde, muhasebe halinden, muhasebe makamına yükselmiş olur.

Bütün hallerin en yücesi, Hakka'l yakin halidir. Mevhibe-i İlahidir.

Makamlar kesbi, haller vehbidir.

Haller, Cenab-ı Hakk'ın gönülde uyandırdığı şeyler, makamlar ise bunların yollarıdır.

Haller devamlı olmaz ve peşpeşe gelmezse hal değil, tevih ve besadih adını alır. Bu hallerin başlangıcıdır. Devam ederse hal olur.

Kul, makamlara yükselmeye, hallerin artması ve fazlalaşması ile devam eder.

Kul, gerçek tevbeye erişinceye kadar, hal olan tevbe ile tekrar tevbe etmeye devam eder.

Tevbenin başında meydana gelen zecr ve meş hali üç şekilde tezahür eder:

1- İlim yoluyla mez

2- Akıl yoluyla mez

3- İman yoluyla mez

Rıza hali de kul, rıza makamında mutmain oluncaya kadar gidip gelmesine devam eder.

 

59. BÖLÜM

MAKAMIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Tevbe, bütün mekanların aslı ve özü bütün hallerin anahtarıdır. Makamların ilkidir.

Kulda zecr ve mez'in hal olarak bakınması tevbenin anahtarı ve başlangıcıdır. Mezi ve Zecirden sonra"intibah" hali hissedilir.

İntibah kişiye hayra götüren hallerin başında gelir.

Yakaza; Hakk'tan korkan kimselerin kalbine Allah (cc) tarafından ihsan edilen ve onları tevbe etmeye yönlendiren ilahi bir ikazdır.

Gerçek bir muhasebe ancak sahih ve sağlam bir tevbeden sonra olur.

Murakabe menfi hatıraları keser.

İnabe tevbenin ikinci derecesidir. İnabe, Allah' (cc) tan yine Allah' (cc) a dönüştür.

Tevbe, mücahedeyle, mücahede ise sabırla olur. Sehl b. Abdullah: "Nimetlere sabır, bela ve musibetler sabırdan daha zordur."

Sabrın hakikatı, nefsin itminana ermesinden, onun itminana ermesi, keskiye edilmesinden nefsin tezkiyesi de ancak tevbe ile olur.

Ömer b. Abdulaziz"Kaza ve kaderin şahsıma takdir ettiği şeyler dışında asla sevincim olmadı."

Havf tevbeye yönelişten hasıl olur.

Tevbede istikamet havf ve recanın mutedil olmasına vesiledir.

Tevbe makamı bütün makamları toplar.

Hz. Ali(ra): " Zühd, mümin olsun kafir olsun dünyayı yiyen kimseye aldırmamandır."

Fakirde zaruri bir katlanma, zahidde ve iradi bir katlanma ve terkediş vardır.

Sehl b. Abdullah: "Gerçek ubudiyyet, şahsi tedbir ve ihtiyar terk edildiğinde elde edilir."

Yaptığını Hakk'la yapan, düşündüğünü Hakk'la düşünen ve O'nun emirlerine yasaklarına aykırı, ufacık bir şeye yönelmeyen kimsenin durumu "beka" makamındır.

60. BÖLÜM

MAKAMLAR HAKKINDA SUFİLERİN GÖRÜŞLERİ

Tevbe: Tevbede tevbe etmektir.

Şahsi düşünceler ve duyguların varlığı silkinmesi gereken günahtır.

Gönlüne doğan kötülükten zevk almayı hor ve hakir görmekten bir an bile gafil olan kişinin selamette olmayacağından ve bu zevkin kalbe işlemesinden korkulur.

Heva ve hevese duyulan sevk, Cenab-ı Hakk'a karşı hissedilen sevginin yokluğundan veya azlığındandır.

Vera: Dinin aslı veradır(Hadisi Şerif)

Hz. Ömer:" Takva ve vera'i elinde bulunduran, dünyalığı elinde bulunduranlara karşı boyun eğmesi layık değildir."

Vera zühdün başlangıcıdır.

Vera şüpheli şeylerden çekinmedir.

Allah' (cc) tan bir an olsun gafil olmamadır.

el-Havvas:"Vera, korkunun, korku marifetin, marifette Allah' (cc) a yakın olmanın delilidir,"

Zühd: Cüneyd:" Zühd, elde olmayanın gönülde de olmamasıdır."

Zühd, elde olandan el etek çekme, elde olanı da dağıtmaktır."

Zühd, nefsin hazlarını terk etmektir.

Şibli:"Zühd, gaflettir, dünya değersiz bir metadır, değersiz bir şeye karşı zahid olma ise gaflettir.

Zühd içinde zühd, zühd sırasıyla şahsi irade ve ihtiyarından çıkmaktır.

Hakiki zahid, dünyayı alırsa, yine Allah' (cc) la ve O'nun müsadesi ile alır.

 

Sabır: Sabır, sabırda sabretmektir.

Sabır nefsi olgunlaştırır.

Ancak sabredenlere, mükafatlar hesapsız olarak ödenecektir.

Şibli:"Sabrın en güç olanı Allah' (cc) ta(Sabr- fillah) sabreder. Bir defa sabreder. Sabır Allah' (cc) ta(Billah) ve Allah (cc) için (lillah) sabreden ve asla sabırsızlık göstermeyen kişidir. Fakat az da olsa şikayet onda vuku bulur.

Sabbar(Sabur)'un sabrı, yalnız Allah' (cc) ta Allah (cc) için ve yalnız Allah' (cc) la olan kişidir.

Sabırda izzet ve güzellik vardır.

Fakr: Fakr, sana ait hiçbir şeyin bulunmamasıdır.

Kettani"Allan' (cc) a fakr gerçekleşince Allah (cc) ile gına hali gerçekleşmiş olur."

Fakr, ihtiyaçların kalpte belirmesi ve Allah' (cc) ın dışında ki şeylere karşı muhtaçlığın yok olmasıdır.

Fakr, Allah' (cc) dan başka hiçbir sebebe istinad etmemektir.

Fakr, tevhid menzillerinin ilkidir.

Şükür: Şükür, Mü'mini görerek nimetin farkına varmamaktır.

Şükür de Allah'ın bir nimetidir. Ona da ayrıca şükür gerekir.

Şükür, Allah' (cc) ın verdiği nimetlerle O’na isyan etmemektir.

Şükrün hakikatı: Kulun, dinine zarar verenler dışında kendisi hakkında takdir edilen her şeyi, nimet olarak bilmesidir.

 

Havf: Hikmetin başı Allah (cc) korkusudur.

Gerçek havf sahibi azaba sebep olan korktuğu şeyleri terketmektir.

Zunnur el-Mısri"Allah' (cc) ı gerçek manada seven kişi, havf kalbini sulamadıkça muhabbet kadehinden içemez."

 

Reca: Hardal tanesi ağırlığında imana sahip olanın kurtulacağı müjdesi verilmiştir.

Recanın alameti, güzelce itaat ve ibadet etmektir.

Reca, helal tecellileri cemal gözü ile görmektir.

Havf ve reva bir kuşun iki kanadı gibidir.

Reca, Cenab-ı Hakk'ın keremini görerek rahata ermektir.

Tevekkül: Her işini Allah' (cc) a havale etmek.

Tevekkülün yalnızca görünen bir tarafı vardır.

Tevekkül imanın neticesidir.

Zünnun: "Tevekkül nefsin tedbiri terk etmesi ve Cenab-ı Hakk'a karşı her türlü güç ve kuvvetten soyutlanmasıdır.

Tevekkül Allah' (cc) a sımsıkı sarılmaktır.

Tevekkül Allah' (cc) ı bilme nisbetinde olur.

Masivadan bir şeyler umarak bakmak cehalet ve marifet kıtlığından kaynaklanır.

 

Rıza: Rıza, takdir edilenleri kalbin sükunetle karşılanmasıdır.

Musibet ve belalara, nimet ve lütuflara sevinildiği gibi sevinmektir.

Rıza, kalplere vasıl olan ilmin sağlam ve sahih olmasıdır.

Rıza kalbin inşirahından, kalbin inşirahı da yakin nurundan meydana gelir.

Seven, sevgiliden gelen her şeyi kendisinin muradı ve tercihi olarak görür.

 

61.BÖLÜM

HALLERLE İLGİLİ BAZI AÇIKLAMALAR

Muhabbet: Allah ve Resulullah sevgisini herşeyden üstün tutulan hakkın ve imanın zevkine varmış demektir.

Allah ve Resulü iman hükmü ile sevilirken, çoluk çocuk da fıtratın hükmü ile sevilebilir.

Ruhun muhabbeti, kalbin muhabbeti, nefsin muhabbeti, aklın muhabbeti gibi muhabbetin değişik saikleri vardır.

Genel anlamda sevgi emirleri yerine getirmek olarak özel anlamda: Ruhun Cenab- Hakk'ı yakinen bilmesinden doğan zat sevgisidir.

Gerçek manada sevenler, sevdiğine ve sevdiğinin de sevdiğine ulaşmak gönülle olur.

El- Ruzbari:" Bütün varlığından sıyrılmadıkça sevginin sınırına yaklaşamazsın."

Cüneyd:"Muhabbet, muhibbin, kendi sıfatları yerine mahbub olan Allah' (cc) ın sıfatlarına bürünmektir.

 

Şevk: Seven kişide meydana gelen şevk, şahsi gayreti ile değildir.

Tevbe istikrara kavuşunca zühd, muhabbet istikrara kavuşunca şevk meydana gelir.

Şevk muhabbetin meyvesidir.

Muhitlerin dünyada bekledikleri şevk, ölümden sonrası için, bekledikleri şevkten farklıdır.

Nice sadık muhibler yaşamaktan zevk alırlar.

Mücahededen hasıl olan şevk bu'd ve gaybubet halinde hasıl olan şevkten daha şiddetlidir.

Üns: Cüneyd:"Üns, heybetin varlığı ile beraber yüksek haya duygusunun birlikte bulunmasıdır."

Zünnun "Üns, sevginin sevgilisine karşı iç huzuru duymasıdır."

el-Vasit:"Kainattan kalben ve manen bütünüyle uzaklaşmayan kimse ünsibillah haline eremez."

Allah' (cc) a olan tazım ve heybetin artması ünsün de artması demektir.

Ünsün hakikatı"Cenab-ı Hakk'ın azametini öğrenmenin ağırlığı ile beşeri varlığın bir kenara sürülüp atılması, fetih meydanlarında ruhun serbestçe yayılmasıdır.

Zati üns feradan sonra gelir, zat tecellilerinin mütaalasından sonra hasıl olan beka ve temkin makamın da meydana gelir.

Nefsi mutmainnenin hudu ünsten, huşu de heybettendir.

Kurb: Kulun Rabbisine en yakın hali secde anıdır.

Nefsin ibadet ve taatla ifa etmesi ile ruhun kurbiyetle olan nasibi gittikçe artar.

Cüneyd:"Cenab-ı Hakk, kulların kalbini kendisine ne kadar yakın görürse, o nisbette onların kalbine yaklaşır."

Sehl:" Kurbiyet makamlarının en aşağı derecesi hayadır."

Haya: Haya sahibi, organlarına ve düşüncelerine hakım olmalıdır. Hz. Osman(ra):"Evde karanlıkta guslederken bile Allah' (cc) tan utancımdan büzülür de öyle yıkanırım."

Haya, Cenab-ı Hakk'ın celal tecellilerinin azameti karşısında ruhun teslimiyeti ve başını önüne eğmesidir.

Vuslak(İttisal) Nuri:"İttisal, kalplerin mükaşefe, sırların müşahede makamına ermesidir."

Vuslak, kulun, Halık'ından başkasını görmemesi ve içinde yaratıcıdan başkasına ait bir duygu bulunmamasıdır.

Vasıl, Allah'ın vuslata erdirdiği kişidir.

Muttasıl ise, kendi şahsi gayret ve çalışması ile vuslata eren kişidir.

Vasıl olan, Allah' (cc) dan alıkoyacak hiçbir şey yoktur.

Zunnur:"Dönen, gittiği yönden dönmedikçe Hakk'a rücü etmiş sayılmaz. Her şeyden kesilip O' (cc) na yönelmeyen vuslata eremez.

Vuslak yolunun basamakları ebedi ahiret hayatında bile asla katedilemez.

Kabz Ve Bast: Şeyhler, kabz ve bastın alametlerine işaret etmişlerdir.

Kabz ve bastın kendilerine ait muayyen mevsimi vardır. Bunların vakti, havvasa ait muhabbet makamında bulunan kimselerde. kabz ve bast hali görülmez. Bu durumda birinin ancak havf ve recası vardır. Bazen kabz ve bast haline benzer duygular hisseder ve buna da gerçek kabz ve bast zanneder. Halbuki öyle değildir, kendisine arz olan bir sıkıntı halidir, ancak o kabz zanneder. Veya nefsani bir rahatlama ve tabii bir neş'edir. Fakat o bunu bast zanneder.

Kişide nefs-i emmareye aid sıfatlar bulunduğu sürece bu tür rahatlık ve ferahlık ortaya çıkar.

el-Vasıt:"Cenab-ı Hakk, sana ait olan şeylerden dolayı seni kabzeder. Kendisine ait şeylerden de seni bast eder."

Kabz ve bast nefs-i levvameden kaynaklanır.

Fena ve beka makamına erdiği zaman kabz ve bast yoktur.

Kabz, bazen bast konusunda aşırı gitmenin neticesinde vaki olabilir.

Avama ait muhabbetin ilk devresinde bulunan kimse, kabz ile himmi bast ile de neşatı karıştırır.

bazen, kabz ve basta benzer haller meydana gelebilir; amma bu nefsin tabii sıfatlarından değil, mutmainne halinden doğar.

Fena ve Beka: Fena; bütün hallerden sıyrılmak, hiçbir şeye karşı haz duymamaktır.

Beka; kulun kendisine ait olan şeylerde fani ve Allah (cc) için olan şeylerle baki olmasıdır.

Cüneyd:"Fena, beşeri ve nefsani vasıfların bütünüyle susturulması, tüm varlığın Cenab-ı Hakk'la meşgul olmasıdır."

Fena, Allah' (cc) ın emirlerinin kul üzerinde tam bir hakimiyet kurmasıdır.

Fena, bazen Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarını, bazen de zat tecellilerini azametini müşahade etmekle meydana gelir.

Beka makamına erişen kişiye, Hakk, halktan, halk da Hakk'tan engelleyemez. Fena halinde bulunan kimse ise Hakk ile halktan perdelenmiştir.

62. BÖLÜM

HALLERE DAİR BAZI TASAVVUFİ ISTILAHLAR

Cem' ve Fark'Tefrika

Cem' asıl, fark ise Fer'idir.

 

Cem': Sahabinin Allah' (cc) tan başka hiçbir şeyi müşahade edemediği vuslattır.

Tefrika ise dilediğini açık seçik görmektir.

Cüneyd:"Kurbiyetin vecd ile bulunması cem', kulun beşeri özellikleri ile kaybolması da tefrikadır.

Cem' ile tevhidin her türlü beşeri sıfatlardan tecridine, fark ile de şahsi gayretle elde edilene işaret edilmiştir.

Kul amellerine kesb nazarıyla bakacak ve nefsine bir şeyler izafe edecek olursa tefrikada, herşeyi Hakk'a izafe edecek olursa cem'dir.

Tefrika ubudiyyet, cem' ise tevhiddir.

Cem' fena ile tahakkuk ederse "Cem'ul cem" adını alır.

Hakk'ın fiillerini görmek tefrika, sıfatlarını görmek cem' zatını görmek de cem'ul cemdir.

 

Tecelli ve İstikrar: İstikrar, kalbe ait sıfatların güçlü olması ve kemali sebebiyle nefsani sıfatların ortadan kalkmasıdır.

Tecelli ise, Cenab-ı Hakk'ın bazen fiilleri, bazen sıfatları, bazen de zati ile olur.

Tecelli, beşeri perdelerin kaldırılması, Cenab-ı Hakk'ın zat tecellilerinde, kula göre bir televvun ve değişikliğin olmamasıdır.

İstikrar ise, beşeri kişiliğinin seninle gaybı müşahade arasında bir engel olmasıdır. Denilmiştir.

Tecrid ve Tefrid: Tecrid: yaptığı şeylerde kulun bütün gaye ve garazlardan sıyrılması

Telfid ise; kulun kendisine gelen şeylerde nefsini görmemesi, Allah' (cc) tan bilmesi

Vecd, Tevaccud, Vucud:

Vecd: Allah' (cc) tan kulun batınına gelen ve ona ferah veya hüzün kazandıran bir haldir.

Tevaccud: Zikir veya fikirle vecdi elde etmeğe çalışmaktır.

Vücud: Vecdin vicdan boşluğuna ulaşarak ferahlığının genişlenmesi ve yayılmasıdır.

Galebe: Vecdin birbiri andından sürekli gelmesidir

Muvamere: Sekr, hal saltanatını kulu istila etmesi sahu ise, kulun yeniden sözleri ve işlerini düzene koymaya yönelmesidir.

Kimin üzerinde halin cereyanından bir eser varsa, onda sekr den bir eser var demektir. Bütün duygular yerli yerine dönünce de sahu hali meydana gelir.

 

Mahu ve Isbat:

Mahu: Nefse ve nefsin kaynağına fena nazar ile bakarak amellerin kalıp ve şekillerini imha etmek.

Isbat; Hakk'ın o kimse için bahşettiği vücud ile amellerin resimlerini isbat etmek.

İlmel Yakin: Nazar ve delel tariki ile

 

Aynel yakin: Keşf ve ilham yoluyla

Hakkel yakin: Beşeri vasıflardan sıyrılmanın gerçekleşmesi ve vuslat isteyen kimsenin bu dereceye erişmesi ile elde edilir.

İlmel yakin tefrika hali, ayne'l yakin yolun cem' hali, hakka'l yakin de cem'ul cem halidir.

Vakt:

Vat, kula hakim olan şeydir.

Vakitle, kulun irade ve gayreti dışında üzerine hücum eden haller kastedilir.

 

Gaybet-Şühud:

Şühud: Bir an murakebe, bir an da müşahade vasfı ile birlikte olmaktır.

Murakebe ve müşahede halini kaybedip huzur dairesinden çıkınca gaybet halindedir. Kulun Hakk'la eşyadan kaybolması kasdedilir.

 

Zevk-Şürb-Reyy:

Zevk iman, şurb ilim, reyy de haldir. Zevk bevadih erbabı, şurb, tevali, levaih ve levami erbabı, reyy de hal erbabı içindir.

Muhadara: Telvin erbabı

 

Muşahade: Temkin erbabı

 

Mükaşefe: Kul telvin ve temkin arasında istikrar kazanıncaya kadar her ikisinin arasında bulunan kimseler içindir.

 

Tevarik-Bevadih-Levami: Bütün bunlarla ifade edilmek istenen şey, halin başlangıcı ile ilk ondaki görüntülerdir.

 

Temkin ve Telvin:

Telvin, erbab-ı kulub içindir. Kalpler değişik sıfatlara yönelir. Kalp erbabına bu sıfatların sayısınca telvinler zahirdir.

Temkin erbabı ise; hallerin olumsuz etkilerden kurtularak kalp perdelerini yırtmış ve ruhları Cenab-ı Hakk'ın tecellilerinde bir değişme söz konusu olmadığı için, telvin ortadan kalkmıştır.

Telvin sahibinde, nefsin sıfatları ortaya çıktığı zaman onda bazı şeyler eksilebilir.

Nefes:

Müntehi, hal kendisinde sağlamca yerleştiği için nefes sahibidir. Huzur ve gaybet halleri gelip geçici değildir. Vecd halleri nefesleri ile birlikte istikrar kazanmıştır.

63. BÖLÜM

BİDAYET VE NİHAYETLE İLGİLİ AÇIKLAMA

Niyet amellerin başlangıcıdır. Başlangıçta bir mürid için en önemli şey onun sufiyyi yoluna girip, onlar gibi giyinmesi, Allah (cc) için onların meclisinde bulunmuştur.

Mürid, sufiler yoluna Allah (cc) için girmelidir.

Bidayeti sağlam olan kimsenin nihayeti de kamil ve tam olur. Seyr-u süluk sırasında manevi terakkiyi engelleyen alaka ve maniler, başlangıcın bozuk olmasındandır.

Mübtedi müridin ilk yapacağı kötü davranışlarından uzaklaşmasıdır.

Mürid sıdk ve ihlasa sarılırsa marifet sahibi kişiler seviyesine erer.

Sülukun başındaki müridlere arız olan afetlerin hepsi nazarlarının mahlukata yönelik olmasındandır.

Doğruluk iyiliğe götürür.

Mürid için en faydalı şey nefsini tanımasıdır. Yemesi, içmesi ve giyinmesi(herşeyi) Allah (cc) için olmalıdır.

Bidayetinde, dost, tanıdık ve arkadaşlarından ayrılmak suretiyle işini sağlam yapmayan ve yalnızlığa sımsıkı sarılmayan kişinin bidayeti istikrarlı olmaz.

Sadakatın azlığı, ihtilat ve başkaları ile haşır neşir olmanın çokluğundandır.

Çoğu zaman sırf insanlara bakması bile ona zarar verebilir.

Zaruret sınırını aşan kimsenin kalbinin yönelişleri birbirine çağrışım yapar ve kalp tek tek çözülerek dağılmağa başlar.

Mübtedini, dünyaya değer veren kimselerin hiçbirini tanımaması gerekir.

Mürid cuma gününe özel bir önem verir.

Mübtedinin dünyaya değer veren kimselerin hiçbirini tanımaması gerekir.

Mürid cuma gününe özel bir önem verir.

Mübtedinin Kur'an tilaveti ve hıfzından nasibi olmalıdır.

Kalp ile dilin birlikte bulunmadığı, buna bütün gücüyle önem vermediği tilavet, namaz ve zikir gibi her amel eksiktir.

Kul, Allah' (cc) a muhtaç olma ve O' (cc) na sığınma miktarınca belaları tanır.

Cüneyd:"Sadık, bin sene Allah' (cc) a yönelse de, bir an O'ndan yön çevirse kaybettiği kazandığından çok olurdu."

Mübtedi: Sadık, müntehi sıddıktır.

Müntehilerin heva ve hevesleri ölmüş, ruhları heva nefislerinden kurtulmuştur.

Müntehiler kendilerine nimetler çoğaldıkça ubudiyetlerini çoğaltan kimselerdir. Dünyalıkları çoğaldıkça kurbiyetleri artar. Mevki ve makamları yükseldikçe, tevazu ve alçak gönüllülükleri artar.

Müntehi, avamdan bir mü'min gibi namaz, oruç ve her türlü hayırla, hatta yoldan insanlara eziyet veren bir şeyin kaldırılmasıyla Allah' (cc) a yaklaşır.

Müridde nihai makamlar istikrar bulunca o, ahz ve terk ile mukayyed değildir. Çünkü o, her iki halde de sağlam bir ihtiyar ve tercih gücüne sahiptir.

İstikamet ve istikrar kazanan herkes Resulullah(SAV)'ın haline benzer

Resulullah'(SAV) ın sözleri ruhsat erbabı, fiilleri ise azimet erbabı içindir.

Cüneyd:"Nihayet, tekrar başlangıca dönmektir."

Temel Istılahlar

1.TEVBE: Günahtan dönmek, vazgeçmek anlamına gelen tevbe, sadece tasavvuf ve tarikatların değil bütün dinlerin ortak özelliklerindendir.Tasavvufa tevbe ile girilir.Şeyh, müridden; ilk önce Allah'a karşı işlediği günahlardan tevbe etmesini ister.Tevbe, bir uyanış ve silkiniştir.Bu da Allah'ın insana teveccühü ile gerçekleşir.

Nefs mücadelesi tevbe ile başlar."Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tevbe ediniz."(Nûr 24/31). "Rabbinizden mağfiret dileyiniz. Sonra O'na dönünüz, tevbe ediniz.." (Hud 11/3). "Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (Tevbe 9/3). "Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor, şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar." (Nisa 4/27). "Rabbini hamd ve tesbih et, O'ndan af dile.Çünkü o tevbeleri çok çok kabul edendir." (Nasr 110/3). "...Allah çok tevbe edenleri sever." (Bakara 2/222).

Tevbenin üç makamı vardır: Tevbe, inabe, evbe. Bunlarda şu âyetlere dayanır: "Ey mü'münler, Allah'a nasuh tevbesi ile tevbe ediniz..." (Tahrim 66/8). "Kim Rahman olan Allah'tan gıyaben korkar ve inabeli bir kalp ile gelirse..." (Kaf 50/33). "Davud ne iyi bir kul idi ve daima evvab ve evbe sahibi idi, devamlı Allah'a yönelirdi." (Sad 38/3). Doğrudan daha doğruya yönelmek de tevbedir.Nitekim Hz.Musa, "Sana tevbe ettim..." (Araf 7/143) demiştir.

CÂFER-İ SÂDIK: "Tevbesiz ibadet sahih olmaz."
Bu söz tevbenin ibadetten önce geldiğini gösterir.

ZUNNÛN MISRÎ: Tevbenin hakikatı, arzın bütün genişliği ile takat kalmayacak derecede başına dar gelmesi, sonra nefsinin de seni sıkmasıdır.

EBU ALİ ŞAKÎK: İnsanlar için felaket şu üç şeydedir: Tevbe ederiz ümidiyle günah işliyorlar.Daha yaşarız ümidiyle tevbe etmiyorlar.Rahmet ümidiyle tevbe etmeden kalıyorlar.Bunlar tevbe etmez.

CÜNEYD-İ BAĞDADÎ: Tevbenin üç mânâ ve merhalesi vardır: İlk olarak pişmanlık duymak, ikinci olarak yapılan kötü işi tekrar etmemeye azmetmek, üçüncüsü ise yapılan haksızlıkları helal ettirip düşmanlıktan arınmaktır.

2.SABIR: Dayanmak, sızlanmak, kendini tutmak anlamına gelir.Nefse ve nefsî arzulara karşı bir savaş vermeyle iç içe olan tasavvufî hayat ile sabır arasında da yakın bir münasebet vardır.Sabır ve şükür birbirine yakındır. Bütün sıkıntı ve belâlara sabredilir, hatta şükredilir.

"Sabredenlerin alacakları ecir ve karşılık muhakkak sınırsızdır." (Zümer 39/10)

"İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi deneriz." (Muhammed 47/31)

"Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin." (Bakara 2/45)

"Gerçekten biz onu (Eyyub Peygamberi) sabreden bir kul olarak gördük.Ne güzel kuldu O..." (Sad 38/44)

"Yoksa siz, Allah içinizden mücahede edenleri, sabredenleri sınayıp bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız." (Âl-i İmran 3/142)

"Sabrettikleri için biz onları emrimizle halkı hidâyete ulaştıran rehberler kıldık." (Enbiyâ 21/13)

"Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfal 8/46)

Ebu Ali Dekkak bu âyeti açıklarken şöyle demiştir: Sabredenler dünya ve ahiret izzetine konarak kurtuluşa ulaştılar.Çünkü onlar, "O'nunla olma" şerefine nail olmuşlardır.

Ebu Osman, "sabredenleri amellerinin en güzeline verdiğimiz ecir ile mükâfatlandıracağız." (Nahl 16/96) âyetine dayanarak en büyük mükafatın sabra verileceğini söylemiştir.

Sûfîlere Göre Sabır:

Cüneyd-i Bağdadî: Sabır, hiç yüzü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmendir.

Sehl Bin Abdullah Tusterî: Sabır, Allah Teâlâ'dan bir çıkış kapısını açmasını beklemektir.

Ebu Abdullah Bin Hafif: Sabredenler üç derecedir: Mutasabbır(sabretmek için sıkıntı çeken), sâbır(normal olarak sabreden), sabbâr(sabretmeyi alışkanlık haline getiren).

Ebu Said Arabî: Sabır, bütün belaları gönül rahatlığıyla karşılamaktır.

3.TEVEKKÜL: Tevekkül, işi üzerine almak, vekil olmayı kabul etmek, teslim olmak, yapamadığını başkasına yaptırmak demektir.Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü kalbinde hisseden kişi tevekkül edilecek, vekil olarak bırakılacak ve kendisine teslim olunacak O'ndan başka bir varlığın olmayacağına inanır.Kendini O'na teslim edip, O'nun yoluna girer ve yürür.Tevekkül bir anlamda tevhîddir.

"Allah'a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter." (Ahzab 33/3)

"Aziz ve rahim olana tevekkül et." (Şuara 26/217)

"De ki Allah bizim için ne yazıp takdir etmiş ise ancak bize o ulaşır.Bizim sahibimiz O'dur.Mü'minler Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe 9/51)

"Kim Allah'a tevekkül ederse O ona yeter, onu ummadığı yerden rızıklandırır." (Talak 65/3)

Sûfîlere Göre Tevekkül:

Sehl Bin Abdullah Tusterî: Tevekkülün alâmeti üçtür: Kimseden bir şey istememek, verileni reddetmemek, ele geçeni biriktirmemek.

Ebu Ali Dekkak: Tevekkül edenin üç derecesi vardır: Tevekkül, teslim, tevfiz.Tevekkül sahibi Allah'ın va'dine güvenip huzur bulur. Teslim sahibi Allah'ın ilmi ile yetinir.Tefviz sahibi ise Allah'ın hükmüne rıza gösterir.Tevekkül başlangıç, teslim orta, rıza ise son hâldir...

4.RİYAZET-MÜCAHEDE: Hayatın disipline edilmesi; yeyip-içme ve yatıp-kalkmanın hamdü şükür gayeli olması şeklinde yorumladığımız Riyâzet; tasavvufta, nefsin ve bedenin arzularını terkederek veya en aza indirerek, ibâdetle meşgul olmak demektir.

Az yemek, az konuşmak, az uyumak bu prensibi ana hatlarıyla özetlemektedir.Mücahede ise gayret sarfetmek, dövüşmek demektir.

Sûfîlere Göre:

Hasan Kazzaz: Tasavvuf şu üç şey üzerine kurulmuştur: Zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlup olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak.

Yahya Bin Muaz: Açlık nûr, tokluk nâr(ateş)'dır.İştah oduna benzer, ondan ateş meydana gelir, bu ateş sahibini yakmadan sönmez.

Necmüddin Kübra: Ağzındaki dil konuşunca kalp susar.Bu dil susunca kalp konuşur.Tok olmanın afetleri pek çoktur.Bunlardan bazıları şunlardır: Kalbi katılaştırır, perdeleri katmerleştirir, müşahedeyi karartır, miskinliğe sebep olur.

İbn Arabî: Riyâzet iki kısımdır: Edebî riyâzet, talebî riyâzet.Birincisi nefsin tabiatından çıkmak, ikincisi murad ve maksadın doğru olmasıdır.

5.VERÂ: Kelime olarak günahtan ısrarla kaçınmak ve korkmak gibi anlamlara gelen vera; tasavvufta haramlar bir tarafa şüpheli ve boş şeylerden uzak kalmak demektir.

Şiblî: Allah Teâlâ hariç herşeyden şiddetle kaçınmaktır.

Yahya Bin Muaz: Vera'nın iki şekli vardır: Zâhiri ve Bâtıni verâ.Birincisi Allah Teâlâ'nın rızasından başka birşeyin seni harekete geçirmemesi, ikincisi ise kalbine Allah'tan başka birşeyin girmemesidir.

6.HALVET-UZLET: Halvet ve Uzlet, insanlardan ayrı, yalnız yaşamak demektir.Zıddı ihtılattır.Vuslâtı gerçekleşenler beden ile değil kalp ile inzivalarını sürdürürler.

Cüneyd Bağdadî: Uzletin sıkıntısına katlanmak, ihtılata mudara etmekten daha kolaydır.

Beyazid Bistamî: Otuz seneden beri Hakk'la sohbet etmekteyim.Halk ise benim kendileriyle sohbet ettiğimi sanıyor.

Necmüddin Kübra: Müridin kendisini terbiye eden mürşidine karşı yaptığı hizmetler uzlet hayatının içindedir.Halvet şunun için gereklidir: Nefis; oyun-eğlence ve halkla ünsiyet kurmak ister.Halvetle kuvvet zayıflar, kalp güçlenir.

7.ALLAH KORKUSU-GÖZYAŞI:Tasavvufî terbiye ile mânevî ağırlıklar ve kirlerden kurtulan gönül; Allah korkusu, Allah aşkı ve heybeti ile dolar.Kendisiyle hakikat arasındaki perdeleri eriten gönül, elde ettiği rahatlık ile gözyaşı döker. Hasretini, aşkını gözyaşlarıyla ifade eder.Allah korkusu, cehennem endişesi, âhiret âlemi, zâhidlerin üzerinde en çok durdukları konulardır.

Konu Hakkındaki Âyetler:

"Eğer mü'min iseniz benden korkunuz." (Âl-i İmran 3/186)

"Sadece benden korkunuz." (Nahl 16/51)

"Rabbinin makamından korkup nefsini heva ve hevese uymaktan koruyanların yurtları cennettir." (Naziat 79/40)

"Allah'tan hakkıyla korkunuz." (Âl-i İmran 3/102)

Haşyetullah Nedir?

Haşyet ve Havf korku demektir.Haşyetullah ve Havfullah, Allah korkusu anlamına gelir.

Ebu'l Kasım Hakim: Bir şeyden korkan, ondan kaçar.Aziz ve celîl olan Allah'tan korkan ise O'na kaçar ve sığınır.

İbrahim Bin Şeyban: Korku bir kalbe yerleştiği zaman orada bulunan şehvet ve nefsanî arzulardan ne var ne yok hepsini yakar, dünya hırsını kovar.

Nasrabazi: Ümit (reca), seni ibadete sevkeder.Korku (havf), seni günahlardan uzaklaştırır.Murakebe ise seni hakikat mertebesine ulaştırır.

8.HÜZÜN: Kalbin hüzünlü ve kederli olması, gaflet vadilerine dalmamak için mühim bir unsur olarak değerlendirilir.Hüzün ile korku arasında fark vardır.Hüzün geçmişle ilgili, korku gelecekle ilgilidir.Sûfî, boş geçen günlere hüzünlenir.

Ebu Ali Dekkak: Hüzün sahibi, hüzünlü olmayanların senelerce katedemedikleri Allah'a giden yolu bir ayda kateder.

Sufyan Bin Uyeyne: Ümmet için mahzun birisi ağlarsa, bu ağlama sebebiyle Allah Teâlâ o ümmete merhamet eder.

Abdulhalık Gücduvanî: Evlâdım; gözün yaşlı, amelin ve duân ihlâslı, boynun bükük, elbisen eski, yoldaşın dervişler ve dostun sadece Allah olsun.

Zünnun Mısrî: Aşk konuşturur, hayâ susturur, havf hüzünlendirir.

9.İHLÂS: Hâlis olmak, katıksız olmak, gösterişi terketmek, içini açmak gibi anlamlara gelen bu ıstılah tasavvufî ruhiyatı ifade etmek için sık kullanılan kelimelerdendir.İhlâs kelimesi Kûr'ân-ı Kerîm'de geçmezse de muhlis ve muhlas kelimeleri geçer.Birincisi kendi irade ve gayreti ile ihlâsa kavuşan kimsedir.İkincisi ise Allah tarafından kendisine ihlâs bahşolunan kimsedir.

İbâdet ve davranışlarımızı sadece Allah için yapmak, riya ve gösterişten uzak durma temeli üzerinde kurulu olan ihlâs, tasavvufî hayatın derin incelikleri de beraberinde bulunur.

10.ZİKİR: Bu konu hakkında çok duracağız.Çünkü sûfîler zikire çok önem verirler.

Tasavvuf ve tarikatların esas unsuru olan zikir, anmak, hatırlanmak, unutmamak demektir.Allah'ı her an hatırda tutmak, O'nu unutmamak, O'nun isimlerini çeşitli şekillerde ve belli sayılarda söylemek zikrin esasıdır.

Sûfîler zikre çok önem verirler, onu diğer ibadetlere tercih ederler.Kûr'ân-ı Kerîm'de namaz, oruç,zekât gibi diğer ibadetler için "çok namaz kılınız", çok oruç tutunuz, gibi ifadeler olmamasına karşılık zikir için "Allah'ı çok çok zikrediniz." ifadesinin bulunuşu sûfîlerin konu ile ilgili delillerinden bir tanesidir.

En büyük ibadet zikirdir.Namaz ibadetlerin büyüğüdür, fakat her zaman kılınmaz.Zikir ise her zaman yapılabilir.Ayakta iken, otururken, yatarken Allah zikredilir.Zikrimize, Allah zikir ile mukabele etmektedir.Sûfîlere göre başka hiçbir ümmete böyle bir şeref nasip olmamıştır.

Âyetler:

"Ey iman edenler, mallarınız, çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten alıkoymasın.Allah'ı unutup mal ve çocuklarıyla oyalananlar ziyana uğrayanlardır." (Münâfıkûn Sûresi / 9.Âyet)

"Ey Muhammed, sabret.Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşir.Günahların için Allah'tan af dile.Akşam sabah Rabbini överek tesbih eyle." (Mü'min Sûresi / 55.Âyet)

"Kalpler ancak Allah'ı zikirle huzura kavuşur." (Ra'd Sûresi / 28.Âyet)

"Beni anın ki, ben de sizi anayım.Bana şükredin, nankörlük etmeyin." (Bakara Sûresi / 152.Âyet)

"Rabbini içinden yalvararak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret." (Â'raf Sûresi / 205.Âyet)

Peygamber Efendimizin bu konu hakkındaki Hâdis-i Şerîfleri:

* Allah'ı zikreden cemaati melek ziyaret eder, gönüllerine rahmet ve huzur iner ve Allah onları, meleklerin ruhlarıyla zikreder.

* Allah'ı zikretmeyi seveni, Allah da sever.

* "Lâ ilâhe illâllah" diyenin kalbinden perde kalkar.

* Allah'ı zikredenin kalbinden şeytan kaçar, etmiyeninkine girer.

* Allah'ı zikretmekten üstün sadaka olmaz.

* Sabah namazını cemaatle kılıp, güneş doğuncaya kadar zikirle meşgul olur, iki rekat namaz kılarsa, bir hac sevabı vardır.

* İkindi namazından sonra zikirle meşgul olmanın doğurduğu sevinç büyüktür.

* Allah'ın zikri, bir insanı düşmandan koruyan kale gibi şeytandan korur.

Resûl-i Ekrem - Sallallahu aleyhi vessellem - şöyle buyurmuşlardır:

Allah Teâlâ Hazretlerinin husûsî bazı melekleri vardır ki, yeryüzünde ehl-i zikri aramak için dolaşırlar.Ne vakit ki, Allah'ı zikreden bir cemaat bulurlarsa birbirlerine nidâ ederek:

"Geliniz! Aradığınız buradadır." diyerek orada toplanırlar.Ve o mevkii kanatlarıyla semâya kadar çevirirler.Sonra Allah Teâlâ Hazretleri, o ehl-i zikrin ahvâl ve akvâlini, o meleklerden daha ziyâde kendisi bildiği halde onlara hitaben:

- KULLARIM NE SÖYLÜYORLAR? der.Melekler:

- Seni tesbih ve tekbîr ediyorlar.Sana hamdediyorlar.Seni temcîd ediyorlar. Allah Teâlâ:

- BENİ HİÇ GÖRMÜŞLER Mİ? der. Melekler de:

- Hayır Yâ Rabbi.Zâtına kasem ederiz ki hiç görmemişler, derler. Allah Teâlâ:

- PEKİYİ BENİ GÖRSELERDİ NASIL OLURLARDI? Melekler:

- Eğer seni görselerdi sana daha çok ibâdet ederler, seni bütün kuvvetleriyle tesbîh ederlerdi, derler.Allah (c.c.):

- KULLARIM BENDEN NE İSTİYORLAR? der.Melekler de:

- Senden cenneti istiyorlar derler.Allah (c.c.)

- ORAYI HİÇ GÖRMÜŞLER Mİ? der.Melekler de:

- Hayır, yemin ederiz ki hiç görmemişler.

- PEKİYİ GÖRSELERDİ NASIL OLURLARDI?

- Eğer görselerdi oraya daha fazla düşkün olurlardı, orayı daha fazla arzu ederlerdi. derler.Allah Teâlâ:

- PEKİYİ NELERDEN ALLAH'A SIĞINIYORLAR? Melekler:

- Ateşten, derler.

- PEKİYİ ONU HİÇ GÖRMÜŞLER Mİ?

- Hayır vallahi hiç görmemişler.

- PEKİYİ YA BİR GÖRSELERDİ NASIL OLURLARDI?

- Eğer görselerdi ondan daha çok kaçarlar, daha fazla korkarlardı.

Bunlardan sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur:

- Sizi şahid tutarım ki, ben bu kullarımı mağfiret ettim.

İçlerinden bir melek şöyle der:

- Ya Rabbi, filan onlardan değildir, o bir işi için onların arasına gelmiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

- Madem ki beraber duruyorlar, onlarla beraber oturanlar şekavetten uzak olurlar.(Onları da mağfiret ettim buyurur.)

Ebû Said el-Hudrî'den rivâyete göre:

Resûlullah'a Kıyamet günü, Allah nezdinde hangi kulların dereceleri daha yüksektir? diye soruldu:

Resûlullah'da:

- "Allah'ı çok zikredenler," buyurdu.Ben:

- Ey Allah'ın Resûlü, Allah yolunda cihâd edenlerden de mi? diye sordum.

- "Allah yolunda cihâd edenler, kılıçları kırılıp, kanlarını dökmedikçe müşrik ve kâfirlere kılıç da sallasalar, Allah'ı çok zikredenler yine de onlardan üstündürler," buyurdu.

TASAVVUF YOLUNUN TEMELLERİ

Allah dostlarından biri şöyle demiştir:”Ömrün tek bir nefestir;sakın onu da saçıp savurma!” İsrafın en büyüğü,ömrü israf etmektir.Kur’an-ı Kerim’de:”Şüphesiz ki,saçıp savuranlar şeytanın dostlarıdır...”(İsra,27)buyurulmuştur.

HATALARIN 3(ÜÇ)TEMELİ VARDIR:

            1.Kulun, üzerindeki hatalara razı olması,düzeltme yoluna gitmemesi

            2.Günahlarında israr etmesi

            3.Halk içerisinde iken huşûlu olması,yalnız başına kaldığında ise haşyetin düşmesi.

ARİFLER TASAVVUF YOLUNUN TEMELİ 7(YEDİ)DİR DEMİŞLERDİR:

1.Allah’ın Kitabına tam sarılmak

2.Allah’ın resûlünün sünnetine tâbi olmak,uymaktır.

3.Helal rızık

4.Allah’ın kullarına,yarattıklarına eza etmemek

5.İsyanlardan kaçınmak

6.Tevbe

7.Bütün hak sahiplerine haklarını vermek(insan hakları,hayvan hakları ve her türlü hakları ödemek)

Kur’an-ı Kerim’deki:”Ey iman edenler! Allah’dan korkun.O’na yakınlaşmaya bir vesile arayınız...” (Maide,35).Ayet-i kerimesindeki VESİLE :Bir Kâmil Mürşidin sohbetinde ve Onun yolunda olmaktır.Vesile,Kâmil Mürşid demektir.

TAKVA ise, Peygamber efendimiz(s.a.v)in sünnetine (yaşantı,söz olarak) uymaktır. Takva:helallere sarılıp,haramları terk etmektir.

Allah dostları,TARİKÂTIMIZ(YOLUMUZ) BEŞ ŞEY İLE KAİMDİR:

            1.Gizli ve açıkta Allah korkusu (TAKVA)

  2.Sünnete (yaşantı, amel ve söz olarak) uymak

            3.Gerek yönelme olarak gerekse, geri dönme olsun, mahlukatın şerrinden,insanların isyanlarından yüz çevirmek. Ayak takımlarından uzak durmak.Derdi mahluk olanın,

Hâlık(yaratıcıyla) hiçbir bağlantısı olamaz.Derdi dünya olan da Ahiret den yüz çevirecektir.

            4.Az versin,çok versin her halinde Allah’dan razı olmak.Haline şükretmek.

            5.Huzurlu,rahat olduğunda da sıkıntılı,darlıkta olduğunda da Allah’a dönmek,yönelmek.

Tasavvufun gayesi:Farzlara,vaciplere,sünnetlere ve adaba tam sarılmaktır. Şeytanın ilk önce saldıracağı sağlam kale,edeplerdir.Kişiyi edepsizliğe sevk ederse, sırasıyla müstehaplara,sünnetlere,vaciplere,farzlara saldırır.En sonunda da imanını almaya çalışır.(Allah muhafaza eylesin.)

Peygamber efendimiz(s.a.v):”Ey Rabbim!Göz açıp yumuncaya kadar bile olsa,beni kendi başıma bırakma.”buyurmuştur.

 

Allah dostları ESÂRET ÜÇTÜR DEMİŞTİR:

            1.Nefse esir olmaktır:En kötüsü de budur.

            2.Şehvete esir olmaktır:Şehvet:Aşırı düşkünlük,istek duymak demektir.

Mal,mülk,makam şehveti gibi.Böyle kişiler Allah’ın gözünden düşer.

 3.Heva ve hevese esir olmaktır:Böyle kişiler bazen ibadet eder,bazen de canı istemediğinde ibadeti bırakırlar.

ŞU BEŞ ŞEY,BEŞ ŞEYE BAĞLIDIR:

     1.En üst düzeyde Allah’a dönüş gayreti

2.Muhterem olan Mukaddesâtın kıymetini korumak:Allah’ın hakkını,Peygamberin hakkını,Mürşidinin hakkını korumak gibi.

3.En güzel şekilde hizmet etmek:Allah’a hizmet:Allah’ın dinini insanlara anlatmaktır.Peygambere hizmet:sünnetini yaşamak ve yaşatmak için gayret etmektir.Mürşidine hizmet etmektir.Mürşit,müridini tanımazsa himmet etmez.Mürşidin tanıması da,hizmet etmekle olur. Arif,maruf olmayana himmet etmez;denilmiştir.

4.Azimetle amel etmek

     5.Nimeti yüceltmek:Allah’ın vermiş olduğu her türlü nimeti yüceltmektir.

Tasavvufta bir takım mertebeler vardır:Rabıta-Murakabe-Muşahede gibi. Müridler,nefis muhasebesi yapmazlarsa,bu mertebelerden hiçbirisini kat edemezler.Nefsimizi azgın bir düşman olarak görüp,akşamları yatmadan önce,amansız bir hesaba çekmek gerekir.Mü’minler önce büyük günahlarından dolayı istiğfar eder;yoksa küçük günahlarından dolayı, o da yoksa edeplere uymadaki kusurlarından dolayı istiğfar ederler;onda da kusurları yoksa o zaman ihsan mertebesinde olamamadan dolayı, murakabe mertebesinde olamamadan,müşahede mertebesinde olamamadan dolayı ....mutlaka kendilerinde kınayacakları, istiğfar edecekleri bir hal bulurlar.

Peygamber efendimiz:”Kalbime perdelenme gelirde,günde 70 kere istiğfar ederim.”diye buyurmuştur.Peygamberlerin istiğfarı, günahtan dolayı değildir.Onlar masumdurlar.Onların istiğfarı bir önceki derecelerinden dolayıdır.Onlar devamlı mertebe geçerler.Hâşâ bu gaflet manasına bir perdelenme de değildir.Hâl,kâl ile ifade edilemez.

v     BEŞ ŞEY ZEHİRDİR,BEŞ ŞEY DE ONUN PANZEHRİDİR

 

1.      Dünya öldürücü bir zehirdir;Zühd onun şifasıdır.Zühd:Kişiyi,Allah’dan alıkoymayacak şekilde dünyalıktan kifayet miktarı almaktır.Zühd,kuru bir dünya terki değildir.Kalbinden dünya sevgisini çıkarmaktır.Peygamber Efendimiz(s.a.v):”Dünyada bir garip gibi ya da yol geçen kimse gibi ol!” buyurmuştur.

2.     Mal,öldürücü bir zehirdir; şifası,zekatını hakkıyla vermektir.

3.     Söz,öldürücü bir zehirdir;Allah’ı zikretmekte onun şifasıdır.

Peygamberimiz(s.a.v):”Ademoğlunun bütün sözleri Onun aleyhinedir.İyiliği emretmek,kötülükten yasaklamak;Allah’ı (c.c) zikir hariç”buyurmuştur.

4.     İnsanın ömrü zehirdir;Onun şifası,Allah’a itaattır.ibadetle geçirilmeyen ömür,zehirdir!

5   Seneler,zehirdir;Ramazan ayı da Onun şifasıdır.Geceler zehirdir;Kadir gecesi Onun şifasıdır.

 

v     KABİR HER GÜN BEŞ DEFA NİDA EDER:

İnsanlar ve Cinler dışında her canlı kabrin bu nidasını duyar.

1.      Ey Ademoğlu!Ben,küçük kurtçukların eviyim

2.     Ey Ademoğlu!Ben,yalnızlık eviyim.

3.     Ey Ademoğlu!Ben,karanlık bir evim.

4.     Ey Ademoğlu!Ben,teklik eviyim(yalnız girileceği için).

5.     Ey Ademoğlu!Ben,gariplerin ve gurbet eviyim.

 

Peygamberimiz(s.a.v):”Kabrin yılanları özel yılanlardır.Tek bir tanesinin zehiri,bütün dünyadakileri zehirlemeye yeterlidir.”buyurmuştur.Onun sokmasının acısı şiddetli ve çok uzun sürer.

Kabir ehli de yaşayan insanlara nida eder:”Ey insan!Ben hakikatı gördüm;ama amel edemem.Sen amel makamındasın;ama hakikati bilemiyorsun! “

     Yine başka bir hadis-i şerifde, Peygamberimiz(s.a.v):”Akıllı,hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekendir.” Buyurmuşlardır.

     Yine başka bir hadis-i şerifde, Peygamberimiz(s.a.v):” Benim ümmetim,rabbimin merhamet ettiği bir ümmettir.Benim ümmetime Ahirette azap yoktur.Benim ümmetimin azabı dünyadadır:Savaşlar,depremler,fitneler,ölümler.” buyurmuştur.

     Yine başka bir hadis-i şerifde, Peygamberimiz(s.a.v):”Ölüm,kıymetli bir hediyedir.”buyurmuştur.

 

v     ON KİŞİ VARDIR Kİ,MÜNKER NEKİR KABİRDE ONLARA SUAL BİLE SORMAZ

 

1.      Allah yolunda yolunda nöbet tutan,

2.     Allah yolunda savaşırken şehid olan,

3.     Sıddık,Hz.Ebu Bekir efendimiz gibi,dininde tam sadık olan,

4.     Sabır ederek,hiç isyan etmeden karın ağrısından ölen,

5.     Her gece Tebâreke(Mülk suresini) okumayı ihmal etmeyen,

6.     Kalbinde iman olduğu halde,Cuma’nın faziletini bildiği halde Cuma gecesi ölen,

7.     İman,irfan sahibi olup boğularak ölen,

8.     Tâun hastalığından ölen,

9.     Allah’ın tevhidini düşüne düşüne,İhlâs Suresini okuyarak ölen,

10.  Bütün peygamberler...

 

BEŞ KİŞİ VARDIR Kİ,TOPRAK ONLARIN CESEDİNİ YİYEMEZ:

1.      Peygamberler:Allahu Teala peygamberlerin cesetlerini toprağa haram kılmıştır.

2.     İlmiyle âmil olan alimler

3.     Allah yolunda savaşırken şehit olanlar

4.     Aşkla şevkle,manasını düşüne düşüne Kur’ân-ı Kerim okuyanlar

5.     Hiçbir karşılık beklemeden Müezzinlik yapanlar(Bazı kitaplarda 7 yıl müezzinlik yapma şartı vardır)

 

v     SIRAT KÖPRÜSÜ ÜZERİNDE YEDİ GEÇİT VARDIR:

Sırat Köprüsü 3 bin yıllık yoldur.Bin yılı yokuş,bin yılı düzlük,bin yılı da yokuş aşağıdır.Zifiri karanlıktır.Kıldan ince,kılıçtan keskindir.Ayet-i Kerime’de:”Her Can, ölümü tadacaktır.Sonra bize döndürüleceksiniz.”buyurulur.(Ankebut sûresi,57.ayet)

    “Allah’ın huzuruna yalnız,tek başımıza varacağız.” Her bir geçitte şunlardan sorulur:

 

1.      Kelime-i şehadetten

2.     Namazından,

3.     Oruçtan,

4.     Zekatından,

5.     Hacc ve umreden,

6.     Abdest,taharet ve gusülden,

7.     Kul haklarından.

 

HZ.EBU BEKİR-İ SIDDIK(R.A) KARANLIKLAR BEŞTİR;AYDINLIKLAR DA BEŞTİR:

 

1.   Dünya sevgisi bir karanlıktır;Takva da Onun aydınlığıdır.

2.   Günah karanlıktır;Tevbe Onun aydınlığıdır.

3.   Kabir karanlıktır;Kelime-i şehadet de Onun aydınlığıdır.

4.   Ahiret karanlıktır;Salih amel de Onun aydınlığıdır.

5.   Sırat karanlıktır;Tereddütsüz iman da Onun aydınlığıdır.

 

Yorumlar

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

 

Tasavvuf Yeni Haberler

Tasavvuf Denge Kurma Sanatıdır

Tasavvuf Denge Kurma Sanatıdır Sûfîlerin bilişsel yetenekleri, bilgi kaynakları, modernlerin bilgi kaynaklarından çok daha katmanlıdır.

Ahmet Yesevi

Ahmet Yesevi Tam adı Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevidir. Karahanlıların hüküm sürdüğü çağlarda ...

 

© Copyright 2012 Abdullah KAÇAN | İlimnet - İlim İnternet

Kategoriler
Akaid - Allah'a İman , Cennet , Esmaül-Hüsna , Müslümanın Tutumları , | Fıkıh - Hac , Kurban , Namaz , Ramazan Ve Oruç , Taharet , Zekat , | İlimi Araştırma - Canlılar , Hz.Mehdi , Kuran Mucizeleri , | İslam Tarihi - Asr-ı Sadet , İslamdan Önce , Mezhepler Tarihi , Padişahlar , Peygamberler Tarihi , Savaşlar , | Kadın Ve Aile - Çocuk Eğitimi , Evlilik Müessesi , Örnek Kadınlar , | Siyer - Sahabeler , | Tasavvuf - Tasavvuf Büyükleri , |
Videolar Animasyon Belgesel Film Ve Dizi Komedi Eğlence Video Klip  
Kuran , Sünnet, Hadis , Mekke , Medine, Ravza, Muhammed (sav) , Sanal Kütüphane , İlahi , Ezgi , Hatim , Sohbet , Ders , Film , Çizgi Film, Arapça , Klip , Şiir , Mp3 , Belgesel ,Yazarlar
I