Dinin ilk temel ilkesi Allah a iman

Dinin ilk temel ilkesi Allah a iman

   
Sırt çevirdi ve büyüklük tasladı. Böylece: "Bu, yalnızca 'aktarılarak öğrenilen' bir büyüdür" dedi....
 
Ekleyen : Abullah KAÇAN
Okuma Sayısı : 3196

 

Tüm toplumlar ve milletler, hatta rasullere zaman olarak en yakın olanlar bile, dinin bu üç ilkesinin ilki ve en önemlisi olan Allah'a iman hususunda sapıklığa düşmüşlerdir. Örneğin yahudiler, tevhid akidesinin aslını muhafaza etseler de, teşbih inancı bunlara hakim olmuş ve Allah'ın sıfatları hususunda müteşabih nasları ve tenzih inancının arasını uzlaştıramamışlardır. Bundan ötürü yahudiler, Allah'ı, yorulan ve yaptıklarına pişman olan bir insan gibi tasarlamışlardır. Örneğin kutsal kitaplarına göre Allah, insanı yarattığına, kendisi gibi ya da diğer ilahlar gibi olacağını bilemediğinden dolayı pişman olmuştur. Hatta Allah'ın, insan şeklinde göründüğünü iddia ettiler. Daha da ileri giderek Allah'ın israil (Hz. Yakup) ile güreştiğini, israil'in elinden kurtulamadığım ve nihayet onu mübarek kılarak kurtulduğunu, bundan sonra Beni İsrail'in "Baal" putuna ve diğerlerine kulluk ettiklerini anlatmaktadır.

Hristiyanlar ise Konstantin devrinden itibaren geçmiş putçu inançları dirilttiler ve Mesih'i rab ve ilah edindiler. Azizlere ve resimlerine tapındılar, hatta öyle ki, hristiyan kiliseleri, arkaik dönem idollerine benzer heykel ve resimlerle dolup taştı. Kaldı ki, hristiyanlığın temeli yaptıkları teslis (la irinite" - çev.) ve Hz. isa'nın, insanları günahtan kurtarmak için çarmıhta can vermesi (la râdemplion - çev.) inançları da, Hindli’lerin Krişna'ya olan inançlarından farksızdır. Hrisüyanlığın bu inanç ilkeleri, hayali bir felsefe ve Kayser ve Meliklerin yönettiği bir sistemle desteklenmiştir, ve bu inançlar uğrunda yığınlarca altın, gümüş harcanmış ve hâlâ da harcanmaktadır; çocukları, küçüklükten itibaren delilsiz ye bürhansız hayali ve vicdani bir terbiyeye tabi tutulmaktadır, işte bunlardan dolayı, Allah'a şirk yeryüzüne hakim olmuş ve her tarafı putçuluk (idolizm - çev.) kaplamıştır.

İşte Kur'an, bu puTculuğun düşüncelerde ve duygularda kurulmuş kalelerini ve sığınaklarını yerle bir etli. Böyle büyük bir iş, sadece, Allah'ın levhidine delalel eden aklî bir veya birkaç burhanla elbelte gerçekleşemezdi. Böyle bir iş için, şüphelerin çürütülmesi, aklî, ilmî ve sözlü öğütlerin değişik ifadelerle iyice açıklanması, örneklerle yinelenmesi gerekiyordu. Bundan dolayı Kur'an'da en çok tekrarlanan mesele, sadece Allah'a kulluk etmek ve kral olsun köle olsun, O'nun dışındaki tüm yaratıkların ne kendilerine ne de başkalarına yarar ya da zarar sağlayamayacağına -yalnız, Allah'ın kullan arasında müşterek kıldığı vasıtalar hariç- inanmakla Allah'ı uluhiyetle birleme (levhid) meselesidir: (uluhiyyet tevhidi).

Yaratmaya, takdire, tedbire ve dinî teşriye sadece Allah'ın sahip olması demek olan rububiyet tevhidinin tekrarının nedeni ise, Allah'ın rububiyetini inkâr eden ya da O'na şirk koşan kimseleri ikna çimekten daha çok; kulların Allah'a yaklaşmak için, Allah'ın dışındaki kimselere, evliyalara dua etmesinin ve onların şefaatini istemesinin şirk olduğunu, dolayısıyla batıl olduğunu ortaya koymak içindir. Zira zayıf akıllı müminlerin Allah’la inançlarım ifsad edip, onları, Allah'ın mahlukatma ait yasalarındaki tecrübelere muhalif birtakım hurafe (mit) ve kuruntulara inanmaya sevkeden en büyük şirk, kulun, bir zararın kaldırılmasına veya bir faydanın elde edilmesine ihtiyaç hissettiği bir zamanda sebeplere tevessül etmeksizin, Allah'ın dışında başka şey ve kişilere yönelmesi, teveccüh etmesidir. Dua, Kur'an'da yetmiş defa, belki iki katı defa daha fazla zikredilmiştir. Çünkü dua, ibadetin özü, ruhu belki, fıtrat dininin tümünü kapsayan ibadettir. Duanın dışındaki tüm ibadetler, vahyin ta'limine yönelik teşriî için vaz'olunmuştur. Zira diğer ibadetleri (kullukları) besleyip, kişisel görüşlerin şaibesinden temizleyen ve nevaların uydurduğu taklitleri onlardan uzaklaştıran, duanın ta kendisidir.

Bazı dua ayetleri sadece Allah Teala'ya duayı emreder-ker bazıları da O'ndan başkasına duayı kesinlikle yasaklamıştır. Kimi ayetlerde de her iki durumu etkin ve layık şekillerde tasvir eden örnekler verilmektedir. Bazı ayetlerde ise, Allah'tan başkasına yapılan duanın ne fayda getireceği ne de kabul edileceği belirtilirken, Allah'tan başkasına dua edenin, böylece, dua ettiği kimsenin kulu konumuna düştüğünü haber vermektedir. Oysa en faziletli nebiler ve meleklerin kendileri de Allah'a dua edip O'na karşı vesile aramaktalar, O'nun azabından korkup, rahmetini ummaktadırlar. Nebiler, melekler vs. kıyamet günü, Allah'ın dışında veya Allah'la beraber kendilerine dua eden kimselerin şirklerini yüzlerine atacaklar ve ondan uzak olduklarını belirteceklerdir. Buna benzer örnekler, buraya sığmayacak kadar çoktur.

Bunların dışında, kişinin tevhid inancını güçlendirip, Allah'ı tanıma (marifetullah) ve sevgisini arzulama seviyesine göre değişik derecelere çıkaran, Allah'a imandan bahseden başka ayetler de vardır: Örneğin Allah'ı, (kendisine yaraşmayan şeylerden) tenzih etmek, takdis etmek ve teşbih etmek, muhtelif şer'i hükümlerle hatta taharet, kadın, miras ve mallara"' ilişkin hükümlerle ve Allah'ın yarattıklanndaki, evrenin işlerini tedbirdeki, insanlığın yapısına ve toplumsal durumlarına ilişkin yasalarındaki hikmetleriyle içiçe olan güzel isimlerini (Esmâ'ul-Husnâ) zikretmek.

Allah'ın; ilim, hikmet, kudret, meşiet, hilm, afv, mağfiret, rahmet, sevgi, rıza vb. tüm isimleri, kendisine tevekkül, adaletinden ya da büyüklüğünden dolayı O'ndan korkma emri ve rahmetini, fazlını umut etmek, evet bunların tümü Kur'an'da yerli yerine oturtulmuştur. Üstün ruhları Mutlak Kemâline çekmek için serdettiği şu ayetler bu hususta yeterlidir: "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı teşbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O diriltir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. O ilktir, sondur, zahirdir, batındır, O her şeyi bilendir" (57/1-2-3). "O Allah ki, O'ndan başka bir ilah yoktur, meliktir (bütün mülkün sahibidir); kuddüstür (çok mukaddestir); selâmdır (barış, esenlik ve güvenliğin kaynağıdır); mü'mindir (eman ve güvenlik verendir); müheymindir (koruyup gözetendir); azizdir (üstün ve güçlü olandır); cebbardır (dilediğini zorla da yaptırandır); mütekebbirdir (en büyüktür, büyüklükte eşi yoktur); Allah (müşriklerin) şirk koşmakta olduklarından münezzehtir. O Allah kî, yaratandır, (en güzel bi çimde) kusursuzca varedendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu teşbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir (hüküm ve hikmet sahibidir". (59/22-23-24).

İşte bu ilahi isimler, kalplerde ruhi hayatı besleyen kaynaklardır ve akıllarda ilahi bilgilerin ışıklarını oluştururlar. Arif evliyalar ve rabbani imamlar, marifetullaha ve yaratılanlardaki sırlara ilişkin o üstün hikmetleri, yüce kitapları, Allah'ın sevgisine ve O'na münacata ilişkin dua ve kasideleri, Allah'ı bolca zikrederek ve Kur'an'ı çokça okuyarak yetiştikten sonra, bu ilahi isimlerden hareketle yazdılar.

Kur'an'ın, müminlere - Allah'ın onların işlerine galip olması için- otururken, yan yatarken Allah'ı zikretmeyi emretmesinin ilk amacı budur. "...Allah, emrinde galip olandır..." (121 21). Müminlerin Allah'ı zikretmesi, Allah ve meleklerinin, müminleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için onlara rahmet ve istiğfar etmesini sağlar ve böylece müminler batıla ve şerre düşman kesilir olurlar ve hayatlarının hedefi/ekseni, hakk ve hayr oluverir. "Ey inananlar, Allah'ı çokça zikredin ve O'nu sabah akşam teşbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size rahmet ve istiğfar eden O (Allah) ve melekleridir. O, müminlere çok merhamet edendir." (33,141-43).

Böylece Allah Teala, Kur'an üslubunun makbul kıldığı bu tekrarlarla, Arapların düşüncelerini ve duygularım şirkin pisliğinden ve putçu hurafelerden temizleyerek, onları yüksek davranışlar ve üstün niteliklerle temizledi (tezkiye). Keza Allah Teala, kendisine iman eden, Kur'an'ın dilini iyi bilen ve ibadetlerinde Kur'an'ı tertil üzere okuyan ve ayetlerin anlamlarını düşünmeye çalışan diğer tüm insanları da düşünce ve duygu olarak temizlemiştir. Fakat, ne zaman ki, islam toplumlarında Kur'an'ın dili Arapçaya karşı cehalet başladı ve Allah, inananlara Kur'an'ı düşünmeyi, farz kılmasına karşın, müslümanların Kur'an'ı düşünmeleri azaldı ve böylece müslümanlar inançlarını, kelam kitaplarından, ibadetlerini kuru fıkıh kitaplarından ve ruhlarını arındırmayı da insan telifi virdlerden öğrenir oldular ve bu kitaplara dayandılar, işte o zaman çoklarının kalplerinde-ki tevhid inancı zayıflayarak, ona küçük ve sonra da büyük şirk unsurları karıştı. Böylece müslümanlar, inanç, pratik, tevil ve tartışma (cedel) olarak kendinden önceki ümmetlerin yoluna karış karış uyar oldular ve sahte ilim sahipleri, tevhide ilişkin birçok ayeti, zanlârı, hevaları ve uydurma onetodlan (tekâlid)na göre tevile kalkışarak Kur'an'dan çirkince uzaklaştılar ve koptular ve Allah (c.c.) da onlara, önceden uyarladığı cezayı tattırdı. Görünen, bundan başkası değildir.

Öte yandan bazı kelamcılar ve Allah'ın sıfatlarını kendi tartışmacı nazariyelerine göre tevil eden bazı tasavvufçular, tevhid ve Allah'ın sıfatlarının anlaşılması veya zevklere, içsel eğilimlere göre yorumlanması hususunda çok aşırı davrandılar. Hatta bunlardan bazıları, sebeplerin, sonuçlarına etkisini inkâr etmiştir, ki bu düşünce bunları, bağlılarının tüm işlerini altüst eden "cebr" bid'atına götürmüştür. Keza tasavvufçuların bazıları da "vahdet'ul-vucud"u savunmuştur. Oysa ilk tasavvufçular, nazarî aklın, riyâzet-i nefs ve bunun doğurduğu vicdanî bilincin ürünlerini savunurlarken, naslann anlaşılmasında temel dil (Arapça) bilgisi ve seleften nakillere de dayanıyorlardı. Bu kimselerden sonra öyle bir taklitçi halef geldi ki, onlar ne Kur'an'ı tanıyorlar, ne delili ne de vicdanı, tüm yaptıkları, avamın arzulan uyarınca hareket etmek ve kendileri gibi cahil derlemecilerin sözlerini avama şerhetmektir. Oysa bu kimseler, tevhid ve tenzih hususunda Kur'an'ın en kısa suresi; îhlas suresini bile gerektiği gibi anlasalardı, hiçbir şekilde şirke bulaşmazlardı.

Kur'an'da anlatılan tevhid inancı, insanı, yaratılış olarak kabiliyetli olduğu en üstün ruhî, aklî ve medenî (uygarlık olarak) kemâle, olgunluğa yükseltir. Nitekim birçok batılı bilgin, tevhid inancının kolayca anlaşılması ve akıl-fıtrata uygunluğu özelliğinin, toplumların İslam'ı kabulünde ve Hristiyanlığın, islam'ın karşısında yenilgiye uğramasında en büyük etken olduğunu ifade etmektedirler.

İlk müslümanların nefislerini tezkiye edip, çabalarını yücelten ve onları izzet'i-nefs, üstün güç ve hak-adaleti ikâme ile olgunlaştıran; ülkeleri fethedip yönetimlerini ellerine almalarınıve böylece bu toplumların kâhinlere, ahbâra, ruhbana, Buda'ya,ruh ve akıl olarak Buda'ya benzer kimselere köleliklerine son vererek, bu kimselerin, kralların zulüm ve baskılarından kurtulmalarını sağlamalarına imkân veren, ayrıca ilk müslümanların,uygarlığın direklerini dikmelerini, ölü bilim ve sanatları diriltmelerini ve gelişmelerini sağlayan yegane güç, Allah'ı birlemeleri (tevhid), O'nu şereği gibi tanımaları (marifet) ve yalnızca O'nu severek yalnızca O'na tevekkül etmeleri idi. îlk müslümanlara tüm bu işleri yapmak, hiçbir millete olmadığı şekildenasib olmuştu. Hatta ünlü tarihçi Dr. Gustave Le Bön "Tatavvur'ul-Ümem" adlı kitabında, uyanmış ve silkinmiş bir toplumun, sanatlara olan yetenek ve yatkınlığının, ancak üç nesilde oluştuğunu belirtmektedir. Buna göre ilk kuşak; taklit kuşağı,ikinci kuşak ara nesil, üçüncü kuşaksa özgünlük ve ihtisas kuşağıdır. Gustave Le Bön devam ederek, sadece Arapların bu ilkeden istisna olduklarını, zira sanatsal yeteneğin ilk Müslüman Arap nesilde oluştuğunu belirtmektedir.            

Bence bunun nedeni, Kur'an'ın, ilk müslümanları özgür düşünceyi benimseyip körü körüne taklidi kötü görme bilinci üzerine eğitmesi ve müslümanları, insanlığın din ve dünya önderliğine hazırlamasıdır. Oysa tüm bu hususlar, îslamî hilafetin kaybolup Arap uyanışının (nahda) yok olması ve gücün, islam'ı; Kur'an hidayetinden kopuk birtakım gelenekler olarak anlayan acemlere geçmesindan sonra gelen nesillere kapalı kalmıştır.

2.    Hurafecilerin insanlığa zararları (S.214)

Bu hurafeci kimselerin insanların din ve dünyalarına olan zararları, Allah'ın ayetlerini yalanlayıp inkar edenlerin zararlarından daha çoktur. Zira Allah'ın ayetlerinin inkar edilmesinin ve yalanlanmasının en büyük nedeni ve suçlusu, bu hurafeci kimselerdir. Evet, bu hurafeperest kimseler, nebiler ve salih kimselerin, kâinatta Allah'ın yasalarına muhalif şekilde veya onu değiştirecek ve konulduğu amacın dışına çıkaracak şekilde tasarruf sahibi olduklarını ve bu inancı, Allah'ın, din esası yaptığı ve insanları ona çağırdığını iddia etmekle dini temelinden yalanlamış oldular. Zira nebi ve salih kimselerin, kainatta diledikleri gibi tasarruf edebildikleri iddiası, Allah'a karşı bilgisizce söylenmiş bir lâf olup, Allah'ın izin vermediği bir kural belirlemekle ona karşı uydurulmuş bir iftira niteliğindedir. Bu ise Allah'ı inkarın en şiddetlisidir. Zira bunun zararı, insanları batıl bir inanç ve bunun beraberinde getirdiği gayrı meşru ve batıl bir ibadet ile saptırmaya da neden olmaktadır.

3.    Velilerin Kainatta tasarrufu hurafesinin çözümü (S.214-216)

Allah'ın ayetlerini tanımamalarından dolayı, Allah'a ibadetlerinde şirk koşanların ve bunlara uyan cahil kimselerin problemlerinin çözümü ancak, kelam kitaplarının teorilerine dalmadan sadece Kur'an ayetleriyle Allah'ın rububiyet ve uluhiyyet olarak tevhidini öğreterek; rasullerin fonksiyonlarını ve onların da beşer olduklarını, yalnız Allah Teala'nın o kimseleri, insanlar için razı olduğu dinini söz ve davranış olarak tebliğ etmeleri için vahy amacıyla seçtiğini; ayrıca bu seçilmenin insanları talim, irşad, müjdeleme, inzar ve insanlar arasında şer'î ahkamı adil ve eşit olarak uygulama ile sınırlı olduğunu, zira rasuller, baba, oğul, eş ve diğer yakın akraba ve sevdiklerini hidayette fiilî tasarruf gücü verilmediğini iyice göstermekle mümkündür. Örneğin ibrahim Halilullah'ın babası, kâfir olarak yaşayıp kâfir olarak ölmüştür ve Allah, Nuh'a oğlunu gemiye alması için izin vermemiştir. Ayrıca Hz.'Peygamber'in amcası Ebu Leheb, onun en şiddetli düşmanı idi ve ona eziyet edenlerin başında geliyordu. Allah Teala da onun hakkında, onu yeren ve kötü bir sonuçla korkutan bir sûre (Tebbet) indirmiştir ki, müslümanlar o sureyle kıyamete kadar İbadet edeceklerdir ve onun dışında müşrikler hakkında böyle bir sure indirilmemiştir. Tüm bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in yetişmesini üzerine alan, onu yetiştirip gücü yettiğince müşriklerin işkencelerinden koruyan amcası Ebu Talib'in, kendisine sadece "La ilahe illallah" demesi arzedilmesine rağmen iman etmemesi, Allah'ın kemâl-i hikmetindendir. Bu hususta Allah Teala şu ayetini indirmiştir: "(Ey muhammed) Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir." (28/56). Bu olayı Müslim, Sahih'inde rivayet etmiştir. Biz de bu olayı şu ayetin tefsirinde açıklamıştık: "ibrahim, babası Azer'e demişti ki..." (6/74) /1) Aynca aynı sure (En'âm) nin tefsirinde rasullerin fonksiyonlarını tafsili olarak açıklamıştık. Bu konuyu derinlemesine incelemek isteyenler tefsirimize müracaat edebilirler. Evet, nebilere ve rasullere de evrende tasarruf gücü verilmediğine göre, velîlere ve diğer kimselere böyle bir güç nasıl verilebilir ki?!..

4.    Allah’ın değişmeyen sabit yasaları (S.226-228)

Yaratılanların, hareket, durgunluk tahlil ve terkip sis-temine ilişkin sünnetullah, Allah Teala dışında hiç kimse tarafından tam olarak kavranamaz. İnsanlık bu sünnetullah üzerinde ne kadar çok düşünür kafa yorar, deney yaparsa, önceden bilmedikleri ve ummadıkları birçok sır ve garip olaylar ortaya çıkar, bu sırlar ve ilginç olaylar da insanlığın tahayyül bile etmediği birçok sonuçlara (icatlara) neden olur. Nitekim biz bugün ticarî olsun savaşa yönelik olsun birçok hava taşıtını : göklerde uçarken görmekteyiz. Hatta onlar nerdeyse gökyüzünü kaplıyorlar. Ayrıca öyle denizaltılar görmekteyiz ki, okyanusun derinliklerinden, cennet ehli ile cehennem ehlinin diyalogları gibi çeşitli ülkelerle konuşabilmektedirler; doğulu halk batı halkının seslerini, güneyli kuzeylinin sözlerini ve şarkıları-nı sözün kaynağını ülkenin diğer fertleri duymadan işitebil-mektedir. Öte yandan Avrupa kıtasında bir elektirik düğmesine birinin dokunmasıyla, aralarında büyük dağların ve denizlerin bulunduğu başka bir kıtada dev aletler çalışmaya başlayabilmektedir. Allah'ın koyduğu bu yasaları ve pratik sanatları/ tekniği bilmeyen kimseler ise, hâlâ yararı temin ve zararlıları defetmek için sebeplere tevessülün dışında ihtiyaçlarını gidermeleri ve hastalıklarını iyileştirmeleri için bilinen ya da bilinmeyen birtakım salih kimselerin / velîlerin mezarlarına sığınmaktadırlar. Öyle ki bu cahil kimseler, velîlerden kendilerine düşmanlık eden gerek eş, yakın, komşu ve vatandaş gibi dostlarından gerekse, hükümetlerini ele geçirip, toplumlarını köleleş-tiren ve servetlerini tekellerine alan dinlerinin ve dünyalarının düşmanı yabancılardan intikam almalarım istemektedirler. Ne var ki, sözü geçen velîler, bu müslümanların alaşığı edilmeleri ni ve köleleştirilmelerini engelleyecek bir tasarrufta nedense bulunmuyorlar!!...

Evrende gerçekleşen her olayda asıl olan, neden sonuç sistemi ve ilmin delalet ettiği sünnetullah çerçevesinde cereyan etmesidir. Vahiy bize, sünnetullahta herhangi bir değişim, dönüşüm ve farklılaşma söz konusu olmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı evrendeki bu sistem ve yasalara (sünnet)muhalif bir olaydan bahseden her haber, gerçekte, olayı gördüğünü iddia eden kişinin uydurmasıdır veya aldanmasıdır ya da bu kişi olayı karıştırmaktadır. Eğer böyle bir olay gerçekten meydana gelse bile, bu olayın, olayı haber verenin .bilmediği gizli bir nedeni vardır mutlaka. Nitekim usûl alimleri bu hususuhaber bahsinde işlemişler ve ravinin yalancılığının haberi geçersiz kılacağını belirtmişlerdir.

Allah'ın, sabit yasalann dışında cereyan eden ayetleri mucizeleri; ancak kat'i bir delil ile tesbit edilebilir. Allah Teala'nın bu sabit yasalara muhalif mucizelerinin hikmeti, bazı nebî ve rasulleri, risaletlerini delilledirmek ve inkarcıları ikaz etmek için bu mucizelerle teyid etmesidir. Bu mucizeler, nebi lerin sonuncusu Hz. Peygamber'in bisetiyle son bulmuştur. Zira Allah Teala, Hz. Peygamber'in risaletiyle nübüvveti sona erdirmiş ve ona vahyettiği Kur'an'ı dâim bir ayet / mucize ve kıyamete kadar tüm insanlık için genel bir hidayet kılmıştır. Allah Teala, Hz. Peygamber'e "Seni ancak alemlere rahmet olarak,gönderdik" ayetini indirirken insanların, bu vahiyden sonra ne başka bir vahye ne de onun Allah katından olduğunu gösterecek bir mucizeye ihtiyaç hissetmeyeceklerini göstermiştir. Bu hususta sadece Kur'an onların ihtiyaçları için yeterli olacaktır.Zira bu ilahi Kitap genel ve ayrıntılı olarak Allah katından olduğuna dair birçok ilmî ve aklî delili içermektedir. Bu hususuönceki konumuzda ayrıntılı olarak açıklamıştık, ileride konuyu daha da açacağız.

Son iki asırda Bâb, Bahâ ve Kadıyânî vahy iddiasında bulundular, ne var ki, bu kimselerin ortaya koyduğu şeyler, yalancı peygamber Müseyleme'ye atfedilen saçmalıklardan daha basittir. Bu kitabın 2. cildinde, bu kimselerin şeytanî vahylerin-. den örnekler göstereceğim inşaallah."

5.    Önceki Nebilerin mucizeleri ancak Kur’an’la ispat edilir.(S.230-238)

Çağımızda önceki nebilerin mucizelerinin ispatı, özellikle de mucizelerin reddini bilen bir kimseye karşı ispatı ancak Kur'an'la ve Kur'an'da bu mucizelere ilişkin sarih nassla mümkündür. Bu sözü özellikle, islam'dan önceki dinlerin toplumla-rına, hatta hristiyan ve yahudilerin kitaplarına vâkıf bilginlerini şu inkarları karşısında söylüyorum: Bu bilginler, vâkıf oldukla-1 n kitaplarda zikredilen mucizelerin tevatüründen şüphelenerek; o mucizelerin, gerçek harikuladelikler olmaları ve nebilerin nü-büvvetine delalet etmesi hususunda tereddüd etmektedirler. Birinci şüphelerini şöyle delillendirmektedirler; kesin bilgi ifade eden tevatür, zikredilen mucizelerin hiçbirinin naklinde söz ko- i nüsü değildir. Ki, tevatür; yalan üzere birleşmemelerinden emin olunan büyük bir topluluğun, duyuyla idrak ettikleri bir haberi nakletmesi ve kendileri gibi bir topluluğun bu haberi onlardan sonra çağ be çağ nesil be nesil kesintisiz olarak aktarmalarıdır. Bundan dolayı böyle kalabalık bir topluluğun yalan üzre toplanması, ancak birkaç hususla imkansız olabilir ki, bu hususların en önemlisi; haberin içeriği hakkında farklı farklı (teşeyyû) rivayetlerin ve ters anlam vermelerin (tahayyür) olmaması ve bu kimselerin birbirlerini taklid etmemesidir. Böyle bir tevatürün sıhhatinin göstergesi; kendisiyle kesin bir bilginin husulü ve nefsin de ona boyun eğmesi; itikat ve vicdan olarak reddinin imkansız olmasıdır. Bu kimselere göre bu husus, önceki nebile--rin mucizelerinin rivayeti için söz konusu değildir. Hatta bazı batılı bilginler, Mesih'in kıssasının, gerçek bir vakıa olmayıp hayalî bir kurgu, uydurma olduğunu -ki, tarihte böyle olayların benzeri yaşanmıştır- ileri sürmektedirler. Mesih'in mucizeleri ve onlar üzerindeki kuşkular konusuna önceden değinmiştik.

Bu kimselerin ikinci şüpheleri de; zikredilen harikuladeliklerin meydana gelişinin, nübüvvet ve risalete delil teşkil ede meyeceği hususudur. Nitekim biz bu hususu mucizeler- hariku-lade olaylar ve nübüvvetin ispatı konusunda (2. bölümün sonu) açıklamıştık.

Oysa Kur'an'ın mucizesi, Kur'an baki olduğu müddetçe kıyamete kadar bakidir, islam tarihine vakıf olan herkes şunu

kesin bir bilgi ile bilir ki; Kur'an, Rasul'ün çağından günümüze gelinceye kadar her çağda kesintisiz bir tevatürle nakledilmiştir.

Bu kimselerden çoğuna kapalı kalan şey ise, Kur'an'ın ilahî bir vahiy olduğuna delalet eden icazının boyutlarıdır. Bu kimselerin Kur'an'ın bu yönüne ilişkin kuşkularını ve bu kuşkuların çü-rütülmesini bu kitabın önceki konulannda açıklamıştık. Böylece, Kur'an'ın, Allah'tan bir vahy olduğu kesinleştiğine göre, Kur'an'ın tesbit ettiği, Allah'ın yaratıklarına ilişkin, ister rasulle-rini teyid ve delillendirme için olsun ya da, başka amaçlarla olsun mucizelerine de iman etmek gerekir. Buna inanan birinin, nübüvvetin Hz. Peygamber'le bitmesinden sonra mucizelerin son bulduğuna da inanması gerekmektedir.

Nasıl bir müslüman, Hz. Peygamber'den sonra harikulade kevnî bir kerametin meydana gelişine inanmak zorunda değilse, çoğu bilgin ve düşünürlerin inandığı gibi-, insanların harikulade olaylar olarak ileri sürdüğü olayların çoğunun yalan olduğu, bazısının bir sanat veya psikolojik tesirle ya da sihir-bazların göz boyamasıyla olduğuna, çok azının yüce beşerî ruh-ların özellikleriyle olduğuna inanmasında da dini olarak bir sa-kınca yoktur. Harikulade olayların, üstün beşerî ruhların özellikleriyle olmasının alâmeti; nakledilen bu olayların şeri naslara ve kesin aklî gerçeklere uygun gerçek bir bilgi ya da meşru ve faydalı bir amel olması aynca olayın kendisinden sudur ettiği kişinin de sâlih ve akıllı bir mümin olmasıdır. Oysa mutasavvıfların naklettiği kerametlerin tümü, yukarıda sayılan alâmetlere tümüyle muhaliftir, çünkü nakledilen kerametler, insanların dinlerine ve sıhhatlerine zarar veren tasarruflar şeklin dedir. Öyleyse bu tasarruflar, eğer nakil sahihse, nazar ve tamamı zararlı olmayan hipnotizma gibi kötü ruhların etkisiyle gerçekleşen olaylardır.

8) Belirli rasul ve nebilerin mucizelerinden, Kur'an nas-larıyla sabit olanları oldukça azdır. Bu naslaradan delaleti katî olanlarını, Arap dilinin medlullarmın karşı koyduğu ve kesin şerî kaidelerinden herhangi biriyle çelişen zorlama bir teville saptırmak, islam'dan dönmek (irtidât) sayılır. Bu naslardan, de-aleti kesin olmayıp zahir olanlarını ise eğer benzer ya da daha kuvvetli bir delille çatışmıyorsa zahirine hamletmek gerekir, eğer çatışıyorsa, çatışan iki delil arası tercih işi maruf delillerle yapılır. Bu kaidenin dışına çıkmak bidatçılıktır.

Kadere, Genel Yasalara ve Allah'ın Özel Mucizelerine İman

Biz müslümanlar her şeyi Allah Teala'nın kudreti, irade-si, ihtiyarı ve hikmeti ile yarattığına ve "Her şeyin yaratılışını güzel yaptı...." (32/7) ve"...Her şeyi en iyi şekilde yapan Allah'ın yapısıdır..." (27/88) olduğuna; "...Rahman'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin..." (6713) olduğuna; O'nun her şeyi tahmini ve ölçüsüz değil bir sistem ve takdir üzere yarattığına inanırız: "Biz her şeyi bir kadere göre yarattık." (54/ 49), "...O, her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir." (25/2), "Orada (arzda), ölçülü şeyler bitirdik. Orada sizin için ve sizin beslemediğiniz kimseler için geçimlikler oluşturduk. Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri yanımızda olmasın, ama biz onları bilinen bir miktar ile indiririz." (15/19-21)

Ayrıca biz müslümanlar inanıyoruz ki, Allah'ın tekvin ve ı ibda' nizamında ve insanları sevkettiği (hidayet) toplumsal düzende, insanlardan herhangi birine sevgiden ötürü değiştirilemez ve dönüştüriilemez birtakım genel yasalar vardır ki, bu yasalar da neden-sonuç bağı vardır. Ayrıca biz ' Allah'ın yasalarının ruhlar ve bedenler aleminde genel-geçer olduğuna inanırız. Nitekim toplumsal yasalar, lafız olarak, Mâide, Enfal, Hicr, îsra, Keyf, Ahzab, Fâtır, Mü'min ve Feth surelerinde geçmektedir.

Bu apaçık ayetler, kader ve takdirin, yaratılanlardaki genel nizamdan ibaret olduğunu ifade etmektedir. Bu genel düzende , şeyler, yaratıcının koyduğu genel kanunlara ve yasalara uygun nedenlerine bağlıdırlar. Yoksa insanlar arasında yaygın olduğu şekliyle, mukadder olan; nedensiz olan şey ya da Allah'ın nizam ve yasalar hilafına yaptığı bir fiili değildir. Bununla birlikte mukadder, insanların nedenini bilmediği bir olay olarak tanımlanabilir. Zaten olayların nedenlerini ilim olarak ancak, olayları yaratıp nedenini ve yasalarını takdir eden kuşatabilir.

Bizler inanırız ki, yarattıklarında Allah'ın apaçık ayetleri vardır ve ayetlerinde de açık ya da kapalı birçok hikmetler vardır, Allah'ın bize bahşettiği akıl ve şeriat, yaratılanlarda takdir nizamı ve lebdir yasalarının aksine bir olayın meydana gelişini, ispatı ve araştırmasında akıl ve duyunun ortak olduğu kati bir burhan olmadıkça kabul etmememizi emretmektedir. Ayrıca takdir nizamına ve tebdir yasalarına ters bir olayın meydana gelişinin, yasaların bozulması ya da abesten/başı bozukluktan dolayı değil yüce bir hikmetten dolayı olması gerekir. Allah'ın bize kapalı olan hikmetleri, yaratılanların durumları ve içyüzleri hakkında (şu an) bize kapalı olan bilgiler gibidirler. Bizler her iki hususu da, Allah'ın kemalini daha çok kavramamız, ve bununla gücümüz oranınca kendimizi olgunlaştırmamız için araştırırız. Yoksa nedeni bize kapalı olayları, cehaletimizde ı dolayı, Allah'ı inkârda bir delil ve bahane olarak kullanmayım. '•' Nitekim her çağın en ileri seviyeli bilginleri, evren hakkında bilmediklerimizin, bildiklerimizden daha fazla olduğunu ve insanlığın evrendeki tüm şeyleri bilmesinin de olanaksız olduğu -nü söylemektedirler.

Bu hususun (evrenin tümünün bilinemezliği) böyle olduğunu, madde ve yasaları hakkındaki derin bilgilerine ve madde-yi kullanarak oluşturdukları sanayilerin çokluğuna rağmen ça-ğımız materyalistleri de kabul etmektedirler. Ziçg onlara: "Ruh' ve gayb alemi hakkında ne dersin?" denildiğinde, kendinden öncekilerde olduğu gibi bunlarda da, Allah Teala'nın şu sözü nün doğruluğu ortaya çıkıyor: "Sana ruhtan sorarlar. De ki. 'Ruh, Rabb'imin emrindendir. Size ilimden pek az şey verilmiştir'" (17/85).

Yine bizler inanırız ki, Allah Teala insanlığa, kendilerini duyuların algıları ve bu algılardan düşüncenin çıkarsadığı basit görüşlerin darlığından, Allah'ın ayetleriyle/mucizeleriyle duyuların algılarının ötesine, gayb aleminin genişliğine çıkaran birtakım rasuller göndermiştir. Eğer o rasuller olmasaydı, insanlık binlerce yıl, duyularıyla algılayamadıkları birçok cismi ve onların doklarını ayrıca kıyaslarıyla ulaşamadıkları şeylerin varlıklarını inkâr ededuracaklardı. Zira insan, yadsıdığı ve varlığını olası görmediği bir şeyi araştırmaz.

Tarihten öğrendiğimiz gibi ancak Allah'a, rasullerine verdiği ayetlerine, hesab ve amellere göre karşılıkların verilmesiyle ahiret gününe iman, insanın aklını varoluşun gizemleri üzerine araştırmaya, düşünmeye sevketmiş ve onlar da halen ulaşılan bilim, sanat ve teknik ilerlemeye ulaşmışlardır. Halen ulaşılmış olan ilerlemede gayba (vahye) inanmayan insanların herhangi bir paylan yoktur. Nitekim dinin üç temel ilkesinden gaybe iman nedeniyle insanlığın ulaştığı ilimleri ve tekniği de, gaybe inanmayanlar, inkâr ettikleri gayb gibi aklen muhal (imkansız) şeyler olarak değerlendiriyorlardı, ilimlerin ilerlemesinden sonra artık, aklen muhal hiçbir gayb haberi kalmadı.

Rasullerin Mucizelerinin, İnsanlığa Kazandırdığı Üç Kazanç

1)         Allah Teala mucizelerle, tüm fiillerinde ihtiyar sahibiolduğunu ve evrende varolan sistem ve kanunların, kendisinehakim olmayıp irade ve kudretini de bağlamadığını, aksine, onların kendine bağlı olduğunu delillendirmiştir

2)         Ayrıca Allah Teala mucizeleri, vahiyle insanlara haber veren rasullerin, haber verdiklerinde doğru kimseler olduklarına delil ve rasulleri inkâr eden kimselere karşı da kor
kutma, uyarma unsuru yapmıştır. Bunun için eğer mucizeler,beşerin kesbiyle güç yetireceği ya da ruhî bir istidatla oluşturabilecekleri bir şey olsa idi, rasullerin doğrulukları için bir işaret,delil olmazlardı.

3)Öte yandan Allah Teala bu mucizeleri göstermekle beşer aklına olabilirlik dairesinin çok geniş olduğunu, akla uygun şeylerle imkansızlık çerçevesinin ise dar olduğunu göstermiştir. Ayrıca bir şeyin mutâd nedenler, tanış olunan olaylar ve bilinen yasalardan uzak olmasının; o şeyin, vukuunu aklın kesinlikle kabul etmediği ve habercisini de doğruluğuna dair bir delili de olsa- yalanladığı bir muhal olmasını gerektirmediğini göstermiştir. Bundan kasdedilen, muhal olanda asıl olanın
adem-i sübut olduğunu göstermektir ki, muhal bir şeyin sübutu, esasen sahih bir delile bağlıdır. Bu ilke, çağımız doğa bilimcilerinin önde gelenlerinin ilkesidir. Bu bilginlerin tek eksiklikleri;
doğa yasalarının bağlı oldukları nedene benzer bir illete bağlıolmasının imkânsız olduğu bir mucizenin sübutunu kabul etmemeleridir.  

Çünkü madde alemindeki tüm şeyler, onların neden sonuç kanunu olarak adlandırdığı, Kur'an'ın diliyle kader ve sünnetullah olarak adlandırılan şeylere bağlıdır. Bunun için görmekteyiz ki bu kimseler, önceki filozofların aklî delilerle araştırdığı ve "illetlerin illeti" adını verdikleri ezelde ilk varolanı, maddî tahlillerle araştırıyorlar. Oysa ilk varolan; diğer tüm varlıkların kendinden sudur ettiği Vacib'ul-Vücûd olan Allah | Teala'dır. Bu kimseler, Kur'an'm "tekvin" kelimesiyle tanımladığı Allah'ın salt kudreti ve iradesiyle ondan ilk sudur eden şeyi henüz bilmiyorlar. Bu ise Allah'ın bir şeye "künfeyekün" sözüdür ki, keyfiyeti bilinemez. Onlardan bazıları ezelde ilk varolanı (ilk neden) bilmenin olanaksız olduğunu öne slirerken kimileri de onu bilmenin peşine düşmektedirler.

Ne var ki, durum tam tersine dönmüştür; bugün, rasulle-rin mucizelerini ve gaybe iman ilkelerini akıllara yaklaştırmada araç olması gereken bu bilim ve sanatlar, nedenleri ve ilerleticileri olan mucize ve gaybe iman olgusunun bırakın aklen imkânını ispatına, bilfiil sübutunun inkârına araç olmuşlardır. Bundan dolayı bu bilimlere ulaşan kimselerin çoğu, yaratıcının, kendilerinin de O'ndan esinlenerek yapıyor oldukları garip o-laylar yapmış olmasını inkâr ediyorlar. Oysa o kimselerin bu tip bir olayı, Kur'an'm hak olduğuna bir delil yapmaları gerekirdi: "Biz onlara, ufakta (objektif alemde) ve enfüste (sübjektif alemde l microcosmos) ayetlerimizi göstereceğiz ki, o (Kur'an) in gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabb'inin her şeye şahid olması yetmez mi?" (41/53). Ne var ki, Allah Teala bu kimselere ne zaman nefislerinde ruhî bir ayetini ve âfakta da kevnî bir ayetini gösterdiyse hemen o ayetini açıklayacak bir yasa bulmaya ya da onu, bildikleri olaylarla kıyas ederek bir teoriyle açıklamaya koyuldular. Böylece o ayeti, salt Allah'ın kudreti ve ibda'sı (örneksiz olarak yoktan varetme. çev.-) ile yaratılmış olmaktan çıkarıp, Hz. Peygamber'den kendilerine bir melek indirmesini isteyen kimseler gibi şüphelerine devam ettiler: "Eğer onu (peygamberi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde)

yapardık ve onları da yine düştükleri kuşkuya düşürürdük: (6/ 9). Yani onların bir meleği idrak edip ondan bir şey almaları imkansız olup ancak kendileri gibi bir insan olan Hz. Peygam-ber'den bir şeyler alabilecekleri için böyle yaptık; müşrikler Rasul'ün, kendileri gibi bir insan olmasını yadırgıyorlardı. Eğer Allah Teala bir meleği kendilerine gönderse idi, yine onu bir insan şeklinde yapardı ve onları da Hz. Peygamberin insan olmasını yadırgamaları gibi düştükleri kuşkuya düşürürdü.

Nitekim bu kimseler şimdilerde, kendilerine beliren mükâşefeler ve madde üzerine etki gibi birtakım ruhî mucizeleri, bildikleri birtakım maddi olaylara benzeterek adı geçen mükâşefelere düşünce okuma ve telepati adını vermektedirler. Hatta bu kimseler yaratıcının, bilimlerine boyun eğmeyen ibdaî veya gaybî bir mucizesine inanmamak için zikredilen mükâşefelerin, elektrik akımıyla bir yerden diğer bir yere taşınan söze benzediğini söylemektedirler. Onlar hâlâ sebepler hususunda, elektrik fenomenlerinden, gayb alemine yakın bir düzeye ulaşıncaya kadar yükselmeye devam etmekteler ve duyular (şehadet) alemindeki her şeyin aslının elektron ve proton olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa elektrik ne salt maddedir ne de salt güçtür. Elektrik konusu, bu kimseler bilgileri ve akıllan üzerinde olan herhangi bir şeye inanmayan mağrur kişiler iken bilimlerinin alanına her nasılsa girmiş bir olaydır.

Bilimin, Dinden Kopuk İlerleyişinin insanlığa Doğuracağı Tehlikeler

Bu bilginlerin, yukarıda belirttiğimiz türde, Allah Teala'nın kevnî bir mucizesine imandan yoksun olmaları, bu garip ilerleyişi öyle bir şekle getirdi ki, bilimde ne kadar ilerle-nirse, insanlığın mutsuzluğu daha çok artıyordu. Hatta uygarlıkları her gün bilim ve teknik bir yıkım ve çöküşle tehdit edilir oldu. Bunun üzerine harekete geçen tüm bilim adamları ve nüfuzlu siyaset adamları, bu tehlikenin telafisinin şaşkınlığına düştüler. Oysa bu tehlike ancak bilim ve din arasını birleştirmekle telafi edilebilir, işte Hatem'un-Nebi Hz. Muhammed'in onlara getirdiği ve ispatı için mucizeler gösterdiği Kur'an... Bunun böyle olmasının nedeni, insanların sadece ve sadece, güçleri üzerinde olan, istidatları üzerindeki ilahî ve gaybî bir otorite kaynaklı olduğu delillenmiş olan bir güce boyun eğme-meleridir. Doğa bilimlerinin ise, önceden zikrettiğimiz eğilimlerden dolayı böyle bir gücü ve burhanı yoktur. Böyle bir otorite ve nüfuz, en mükemmel şekliyle ancak Kur'an'da vardır. Bu kitabın sonunda, o kimselere Kur'an'la tam olarak meydan okuyacağız.

 

Muhammedi Vahiy - M. Reşit Rıza (S.160-167)

 

Yorumlar

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

 

Allah'a İman Yeni Haberler

Kelimei Tevhit'in Şartları

Kelimei Tevhit'in Şartları Tağutluk üç derecede tecelli eder ..

Toplumsal Hayatın İşleyiş Yasaları

Toplumsal Hayatın İşleyiş Yasaları Tarih boyunca iki kutbun savaşımını anlamlandıran, başarıya ya da başarısızlığa yol açan eylemlerin ölçüsü Sünnetul...

 

© Copyright 2012 Abdullah KAÇAN | İlimnet - İlim İnternet

Kategoriler
Akaid - Allah'a İman , Cennet , Esmaül-Hüsna , Müslümanın Tutumları , | Fıkıh - Hac , Kurban , Namaz , Ramazan Ve Oruç , Taharet , Zekat , | İlimi Araştırma - Canlılar , Hz.Mehdi , Kuran Mucizeleri , | İslam Tarihi - Asr-ı Sadet , İslamdan Önce , Mezhepler Tarihi , Padişahlar , Peygamberler Tarihi , Savaşlar , | Kadın Ve Aile - Çocuk Eğitimi , Evlilik Müessesi , Örnek Kadınlar , | Siyer - Sahabeler , | Tasavvuf - Tasavvuf Büyükleri , |
Videolar Animasyon Belgesel Film Ve Dizi Komedi Eğlence Video Klip  
Kuran , Sünnet, Hadis , Mekke , Medine, Ravza, Muhammed (sav) , Sanal Kütüphane , İlahi , Ezgi , Hatim , Sohbet , Ders , Film , Çizgi Film, Arapça , Klip , Şiir , Mp3 , Belgesel ,Yazarlar
I