SORUMLULUKTA ŞUUR

SORUMLULUKTA ŞUUR

   
Sdalet, cömertlik, vera, sabır, tevbe ve hayanın güzel hasletler olduğunu ancak sırasıyla...
 
Ekleyen : Abullah KAÇAN
Okuma Sayısı : 2171

 

Vera’ Ehli ve Sorumluluk Şuuru


Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, adalet, cömertlik, vera’, sabır, tevbe ve hayânın güzel hasletler olduğunu ancak sırasıyla, yöneticide adalet, zenginde cömertlik, âlimde vera’, fakirde sabır, gençte tevbe ve kadında hayânın bulunmasının çok daha güzel olduğunu ifade buyuruyor. Zaten zatında güzel olan vera’nın âlimlerde çok daha güzel olmasını nasıl anlamalıyız?

Cevap: Hadis-i şerifte güzel oldukları ifade edilen bu altı hasletin, bazı insanlarda daha güzel olması mevzuunu, usul-u fıkıhta temel bir kaide olan; “bi hasebil-mağrem el-mağnem” düsturuna bağlayabiliriz. Yani bir meselenin ceremesi, riski, meşakkat ve sıkıntısı ne kadarsa, ganimeti de o ölçüdedir. Buna göre bir insan, aşması gereken imtihanlar, karşı koyup direneceği günah ve meâsî, dişini sıkıp sabredeceği bela ve musibetler ve ibadet ü taatindeki hassasiyet ve derinliği nispetinde amûdî (dikey) olarak kalb ve ruh ufkuna yükselebilir. Mesela savaşta ölen bir insanın şehitlik pâyesini kazanması, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154) ilâhî hitap ve müjdesine mazhar olması ve ötede o kişinin doğrudan doğruya Cennet’e girme lütfuyla serfiraz kılınması, onun çok riskli bir ma’rekede yani harp meydanı ve cenk sahasında kendini tehlikeye atmasındandır.

İşte hadis-i şerifte ifade edilen bazı güzel hasletlerin, bazı kimselerde daha bir güzellik kazanması hususunu da (Kenzu’l-ummâl, 15/896) bu zaviyeden değerlendirebiliriz. Mesela, genellikle gençlik döneminde hâkim olan sağlık ve sıhhat, güç ve kuvvet, enerji ve dinamizm insan için birer gaflet kaynağı olabilir. Bu açıdan o dönemde insanın hata ve kusurlarının farkına vararak Allah’a dönmesi, O’na tevbe ve istiğfarda bulunması çok ciddi önem arz eder. Hayâ ve iffetin, kadınlarda ayrı bir güzelliğe ulaşması mevzuu da aynı zaviyeden değerlendirilebilir. Çünkü hususiyle kadınlar, tavır ve davranışları itibarıyla başkaları için birer imtihan ve fitne vesilesi olabilirler. Bundan dolayı onların bu mevzuda daha hassas, daha titiz, daha afif olmaları ve iffet haziresinde kendilerini tahsin ü tahassüne almalarının apayrı bir ehemmiyeti vardır. Hatta denilebilir ki, bu ölçüde iffetine dikkat eden bir kadın bir nefhada, bir hamlede evc-i kemâlât-ı insaniyeye çıkabilir.

Takva ve Vera’

Bu umumî değerlendirmeden sonra şimdi isterseniz sorunuzda bilhassa dikkat çektiğiniz âlimin vera’ sahibi olma mevzuuna geçelim. Haram ve yasaklara karşı titiz ve tetikte olma, memnû şeylere girme endişesiyle bütün şüpheli şeylerden kaçınıp uzak durma şeklinde izah edilen vera’, takvanın ötesinde bir zirve olarak görülmüş yüce ve yüksek bir sıfat-ı âliyedir. Bu mânâda ona âzamî takva da denilebilir. Bugüne kadar hakkında yapılan farklı tarifler çerçevesinde ele alacağımız takva ise; haramlardan kat’i olarak içtinap etme, farzları arızasız-kusursuz yerine getirme, vacipleri kemal-i hassasiyetle ifa etme, şüpheli şeylerden tevakkide bulunma ve şüpheli olduğu mülâhazasıyla bazı mübahlara karşı bile tavır belirleme demektir. Hatta Şârânî’nin Mizan’ı esas alınacak olursa insanın kendisini azimetlerle amel etme mevzuunda mükellef görmesi de takvanın bir yönünü teşkil eder. Ancak bilinmesi gerekir ki, bir insan âzamî takvayı yaşama adına azimetlerle amel etmeyi kendine bir yol olarak tercih etmiş bulunsa da, bu yolu herkese teklif etmesi doğru değildir.

Hz. Pir’in takva ile alâkalı ortaya koyduğu çerçeveye bakınca, onun, telyin edici bir üslûpla, meseleyi daha yaşanılır ve herkesi kapsayacak bir şekilde ele aldığı görülür. Mesela bir yerde o, “Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzları yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.” diyerek bize takva adına bir çerçeve sunar. Hz. Pir’in ilhama, vâridâta veya bir hutura binaen ortaya koyduğu bu takva tarifini, şartların ve konjonktürün hakiki mânâda takvayı yaşamaya müsait olmadığı ve bir kısım kırılma, arıza ve zaruretlerden dolayı âzamî takvanın yaşanamadığı dönemlerde, hiç olmazsa, haramlardan içtinap edip farzları arızasız kusursuz yerine getirmek suretiyle muhataplarını takva serasına ve onun vaad ettiği güzelliklerden istifadeye çağrısı şeklinde anlayabiliriz. Fakat bu noktada şu hususun gözden kaçırılmaması gerekir: Hz. Pir bir taraftan bazı yerlerde, meseleyi özellikle mübtediler için yaşanır kılma adına bu şekilde arz etmiş olsa da, diğer taraftan başka yerlerde âzamî takvaya işarette bulunmuş ve ona talip olunması gerektiğini söylemiştir. Yani iman ve Kur’an dairesi içine henüz adımını atmış mübtedileri kaçırmamak ve meseleleri takdimde üslûp hatasına düşmemek için daha objektif bir çerçeve sunulmuş; fakat diğer yandan insanların önüne kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselip âzamî takvaya ulaşması adına bir ufuk ve hedef konulmuştur.

Takvanın diğer bir yönünü ise tekvînî emirlere riayet teşkil eder. Günümüzde bizim ilim ve teknoloji gibi bazı sahalarda geri kalmamız, değişik zulüm ve baskılar altında ezilmemiz ve bunun neticesinde de kendi din ve diyanetimizden şüphe eder hâle düşmemizin altında yatan en önemli sebeplerden biri de âyât-ı tekviniyeyi doğru okuyup doğru yorumlayamayışımızdır. Demek ki kâinat kitabını doğru okuyup doğru yorumlama da takvanın önemli diğer bir budunu oluşturmaktadır.

Töhmet Yerleri ve Vera’ Ehli

Vera’ ise, bütün bunların daha da ötesini ifade eden bir mefhumdur. Vera’, bir yönüyle şüpheli şeylerden tevakki etmek, diğer yandan da Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) “

اتقوا مواضعَ التُّهَمِ

– Töhmet yerlerinden sakının!” (Suyuti, Camiü’l-kebir, 1/817) hadis-i şerifi mucebince bazı meşru tavır ve davranışları bile bir kısım yanlış yorumlamalara sebebiyet verebilir mülâhazasıyla terk etmektir. Buna göre vera’ sahibi bir mümin, laubalilik ve gayr-i ciddiliklerin nümayan olduğu bir yerde bulunmaktan tevakki etmelidir. Mesela bir kına gecesi, bir düğün merasimi dahi olsa, eğer orada Allah’ı ve peygamberi unutturacak laubalilikler ufku kirletiyorsa, vera’ sahibi bir insan o mekânda kendi konumuna halel getirmemeli, durum ve kredisini kırdırmamalı, itibarını zedelememeli ve asla gayr-i ciddiliklere, laubaliliklere girmemelidir. Evet, haramlardan sakınma, kemal-i hassasiyetle farzları yerine getirme, vacipleri ifa ve sünnetleri kılı kırk yararcasına eda etme hassasiyetinin yanında, yanlış yorumlara sebebiyet verecek yerlerde dolaşmama, yanlış yorumlanabilecek tavır ve davranışlar içine girmeme de vera sahibi olma adına önem arz eder.

Bu durumu bir misalle biraz daha açmaya çalışalım. Diyelim ki siz bir tarafında bir meyhane veya haramların irtikap edildiği başka bir mekânın bulunduğu bir caddeden geçiyorsunuz. Eğer siz, halkın teveccüh ettiği, rehber olarak gördüğü, önlerinde numune-i imtisal kabul ettiği birisi iseniz, lehviyat mekânlarının bulunduğu böyle bir caddeden geçerken, “Acaba oraya mı girdi, orada o atmosferi paylaştığı dost ve arkadaşları mı var?” türünden değişik mülâhazalara sebebiyet verecek ve sizde itibar ve kredi kırılmasına yol açacak her türlü tavır ve davranıştan uzak durmanız gerekir. Evet, eğer siz milletin gözünün içine baktığı bir insan konumunda iseniz, size itimat eden o insanları şüpheye düşürmemek, teşeddüd-ü araya sevk etmemek ve güvenilirliğinize toz kondurmamak için mecbur kalmadıkça o tür lehviyat ve levsiyatın işlendiği yerlerin yakınından bile geçmemelisiniz.

Dini Temsil Edenlerdeki Zaaf Dine Dokunur

Konunun tavzihi adına başka bir misal daha vereyim. Hayat-ı içtimaiyede bulunan bir insan bir mecburiyete, bir maslahata binaen afife bir hemşiremizle bir meseleyi konuşma, istişare etme durumunda kalabilir. Ancak siz hakkınızda, başkalarına “Acaba ne konuşuyordu?” dedirtmemek için, bir iffet abidesi olarak vera’ mülâhazasıyla hareket etmeli; hareket edip itibarınızı korumalı ve taife-i nisadan birisiyle bir yerde bulunacaksanız yanınıza mutlaka bir üçüncü şahsı almalısınız. Mesela, o şefkat kahramanlarından biri re’fet ve şefkat hisleriyle yanınıza gelip samimi bir şekilde size minnet duygularını aktarıyor olabilir. Ancak hususiyle günümüzde görüntü ve konuşmaları fotoğraf ve kameralarla tespit etmek çok kolay hâle geldiğinden, bazıları bu meseleyi alıp değerlendirir ve çok farklı şekilde yorumlayabilirler. Dolayısıyla bütün bunlar bir yönüyle başkalarını şüpheye sevk edebileceğinden vera’ya muhalif tavır ve hâllerdir. İşte ulema bu türlü meselelere karşı çok dikkatli olmalıdır. Bu ise, takvanın da ötesinde şöyle-böyle farklı yorumlanmaya ihtimali olan bütün tavır ve davranışlardan uzak durmayı gerektirir. Evet, sizin on farklı yorumlanma ihtimaline açık bir davranışınız bulunsa, siz öyle bir davranış sergilemiş olmalısınız ki, o on ihtimalden bir tanesi dahi itibarınıza dokunmamalıdır. Çünkü dini temsil eden insanların itibarına dokunan tavır ve davranışlar neticede dine de dokunur ve başkalarını, “Eğer bu dini temsil edenler böyleyse, demek ki bu dinde hayır yok!” şeklinde insanları haybet ve hüsrana sürükleyecek düşüncelere sevk eder. İşte bu mülâhazalardan dolayı diyoruz ki, günümüz şartları içinde yaşayan bir mü’min olarak her hâlimizde, her söz ve hareketimizde kılı kırk yararcasına fevkalade hassas olunması gerekir.

Hz. Pir, Van’da valinin evinde altı ay kaldığı hâlde, valinin üç kızını birbirinden tefrik edip ayıramadığını ifade etmiştir. Benzer vakaları sizler de yaşamış veya duymuş olabilirsiniz. Bu sebeple vera’ yolcusu bir mü’min bilir ki, temsil adına bir konum söz konusuysa, ben ne yapıp edip o konumun hakkını vermek zorundayım. Siz nefsiniz adına kendinizi Cehennem’e sürükleyecek tavır ve davranışlar içine düşebilirsiniz. Bu, bir mânâda şahsî bir kayıp ve helake sürükleniştir. Ancak siz, size karşı teveccüh ve itimadı bulunan, duygu ve düşünce itibarıyla size bağlı olan insanları Cehenneme sürükleyecek yanlışlıklara giremezsiniz. Eğer girerseniz, bu sizin sırtınıza öyle bir vebal yükler ki, siz o vebalin altından kalkamazsınız. Bundan dolayı siz, ölesiye bir gayret gösterecek, ne yapıp edip kendinizi ve nefsinizi gemleyecek ve netice itibarıyla diyeceksiniz ki: “Müslümanların fikrî safveti, o kürsü veya minberin namusu adına ben burada belki çatlayacağım ama yine de gözümü kapatacak, harama nazar etmeyeceğim.” İşte İslâm’ı temsil konumunda bulunan ulemanın vera’ anlayışı bu seviyede olmalıdır.

İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), daha kendisine peygamberlik gelmeden önce Hz. Hatice Validemizle (radıyallâhu anha) görüşmesinde buram buram ter dökmüştü. Hâşâ, yüz bin defa hâşâ, o hâl, bir kompleksin, eziklik duyan bir insanın ruh hâli değildi. Aksine o, daha altı, yedi yaşlarındayken üzerini değiştireceği zaman amcası Ebu Talib’e, “Amca üzerimi değiştireceğim, lütfen sırtını dön.” diyecek ölçüdeki bir hayâ abidesinin iffetli haliydi.

İşte Efendiler Efendisi’nin (aleyhissalâtü vesselâm) bu tavrı ulema için de bir misal olmalı ve onlar kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle İslâm’ı hep vera’ zirvelerinde yaşamaya çalışmalıdır. Bunun için de onların dudaklarında hep;

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْعُلَمَاءِ وَالْعُرَفَاءِ وَالْحُلَمَاءِ وَالتَوَّابِينَ وَالْمُنِيبِينَ وَالْأَوَّابِينَ وَالْأَوَّاهِينَ وَالْمُتَوَاضِعِينَ وَالْخَاشِعِينَ، وَالْمُتَخَلِّقِينَ بِأَخْلَاقِ الْقُرْآنِ، وَالْوَقُورِينَ وَالْجِدِّيِّينَ وَالْمَهِيبِينَ وَالْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْمُتَّقِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبيِنَ وَالرَّاضِينَ الْمَرْضِيِّينَ وَالْمُحِبِّينَ الْمَحْبُوبِينَ، وَالدَّاعِينَ إِلَى جَنَابِكَ.

Allah’ım! Bizleri âlim, ârif, halîm, çok çok tevbede bulunup dergahına teveccüh eden, âh u enînlerle kapının tokmağına sürekli dokunan, mütevazi, huzurunda hep el pençe haşyet içinde duran, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanan, vakur, ciddi, mehabetli, muhlis (ihlâsı kazanmış), muhlas (ihlâsa erdirilmiş), hep takva hatta onun da ötesinde vera’ duygusuyla hareket eden, zühdü bir hayat tarzı olarak benimsemiş, yüce nezdinde kurbete mazhar olmuş, Sen’in bütün icraat-ı sübhaniyenden razı ve Sen’in rızana ermiş, Sen’i her şeyden daha çok seven ve nezdinde müstesna sevgine mazhar olmuş ve daima kalbi niyazla atan, dudakları münacatlarla kıpırdayan salih kullarından eyle!” gibi dua ve yakarışları olmalıdır.

Beyaz Sarık ve Hassasiyet

Rabbim ulema olmasak da bizi de burada istenilen yüksek vasıflarla serfiraz kılsın. Keşke sadece ulema değil herkes, âzamî takvayı esas alsa, hatta takvanın âzamîsini de aşarak vera’ dairesi içinde yaşasa ve bir mecburiyet, bir farz vazifeyi ifa söz konusu değilse şüpheli hiçbir şeyin içine hiçbir zaman girmese; girmese ve dilleriyle dudaklarıyla, gözleriyle, kulaklarıyla, elleriyle, ayaklarıyla hep o takva dairesi içinde dolaşıp dursa ve gereksiz, mâlâyanî şeylerden uzak durmak suretiyle hep vera’ ufkunu takip etse. Böyle davranmak kim bilir onları hangi kıymetlere ulaştıracak ve onları nasıl kıymetler üstü kıymete haiz hâle getirecektir.

Günümüzde inanan insanlar olarak bizler, gönüllere hak ve hakikati duyurma, yeni bir diriliş faslı açma, ruhlarda ba’sü ba’de’l-mevt duygusunu inkişaf ettirme ve geçmişteki ihmallerin bugünümüzü kararttığı gibi bir kere daha bizden sonraki nesillerin geleceğini karartmama, atmosferini kirletmeme adına hayatın her noktasında, toplumun farklı kesimlerinde bulunma zarureti duyuyor, böyle bir zarureti bir vazife olarak görüyor ve ona farzlar üstü bir farz gözüyle bakıyoruz. Kanaat-i vicdaniyemiz ile hareket ederek, elbiselerimize sıçrayan kirlere belva-yı âmm deyip gezilmeyecek çarşılarda dahi geziyor ve değişik yerlerde bulunma lüzum ve zaruretini duyuyoruz. Bu yolda bulunurken bazen paçalarımıza çamur sıçrıyor, hatta ondan da öte levsiyat bulaşıyor.

İşte insanlar kanaat-i vicdaniyeleri ile vacip, farz veya “farzlar üstü farz” bir vazifeyi eda ederken gayr-i ihtiyarî, iradeye iktiran etmeden bu türlü belva-yı âmm nevinden bazı şeylerin içine düşmüş olabilirler. Bu ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur. Ancak böyle bir maksat olmadan, canının istediği şekilde, keyfîliğe bağlı bir halde kalkıp şurada burada gezme, internet sitelerinde gezinme, hava almak için gidip değişik yerlerde dolaşma ve benzeri tavır ve davranışlar içine girme.. evet, bunların hiçbirini Kitap ve Sünnet’e göre tecviz etmemiz mümkün değildir.

“İmam sarığı beyazdır.” diye halk arasında meşhur bir söz vardır. Yani o beyaz sarıkta bir sinek tersi bile bulunsa başkalarının dikkatini çeker ve belki de şöyle derler: “Üzerinde necaset bulunduğu hâlde bir de önümüze geçmiş bize imamlık yapıyor.” Bundan dolayı temsil konumunda bulunan ulemanın hep ahseni kollaması ve vera’ zirvelerinde hep ahsenin peşinde olması gerekir.

 

Yorumlar

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

 

Müslümanın Tutumları Yeni Haberler

Sır Tutmak Sahibini Yükseltir

Sır Tutmak Sahibini Yükseltir Sır tutmak ve gizlemek bize faydalar sağlar. Aksi ise bize...

Müstağniyet Büyük Bir Tehlikedir

Müstağniyet Büyük Bir Tehlikedir Müstağniyet niçin büyük bir tehlikedir...

 

© Copyright 2012 Abdullah KAÇAN | İlimnet - İlim İnternet

Kategoriler
Akaid - Allah'a İman , Cennet , Esmaül-Hüsna , Müslümanın Tutumları , | Fıkıh - Hac , Kurban , Namaz , Ramazan Ve Oruç , Taharet , Zekat , | İlimi Araştırma - Canlılar , Hz.Mehdi , Kuran Mucizeleri , | İslam Tarihi - Asr-ı Sadet , İslamdan Önce , Mezhepler Tarihi , Padişahlar , Peygamberler Tarihi , Savaşlar , | Kadın Ve Aile - Çocuk Eğitimi , Evlilik Müessesi , Örnek Kadınlar , | Siyer - Sahabeler , | Tasavvuf - Tasavvuf Büyükleri , |
Videolar Animasyon Belgesel Film Ve Dizi Komedi Eğlence Video Klip  
Kuran , Sünnet, Hadis , Mekke , Medine, Ravza, Muhammed (sav) , Sanal Kütüphane , İlahi , Ezgi , Hatim , Sohbet , Ders , Film , Çizgi Film, Arapça , Klip , Şiir , Mp3 , Belgesel ,Yazarlar
I